13 May 2012

Cuma Namazı


Ezan okunduktan sonra cami kalabalıklaşmıştı. Küçük bir kasaba mescidi, ihtişamlı camilerden çok daha anlamlıdır. Çünkü orada herkes birbirini tanır. Birbirini sual eder, derdini sorar, derman arar...
Vaiz kürsüden ana-babaya saygının önemini anlatıyordu. Genç bir arkadaşım ayağa kalktı, “ hoca; bugün mesele bu değildir. Daha mühim meselelerimiz vardır ” diye seslendi. Hoca sert bir tepki verdi, bu yaptığın günahtır. Sus ve dinle...
Birçok vaiz böyle davranmaz. Daha yumuşak bir dille tavır koyar. O gün o tepkiyi alınca şaşırmıştık. Sustuk, arkadaşlar beni dürtüklüyordu. Hadi bir şey söyle diye...
Vaiz vaazı bitirdi. Namazımızı eda ettik, cemaat kalkarken; arkadaşımız ayağa fırladı;
“Aranızda, borçlu, çocuğu hasta, dertli olan kimseler var mı?”
Cemaat şaşkın gözlerle o genci süzmeye başladı. Genç tekrarladı;
“Ne yani hepiniz refah içinde misiniz?”
Sonra bir mırıldanma ve uğultu işitildi. “Olurmu hiç, ne refahı...”
Genç devam etti;
“Cuma’mızın kabul olması için, evvela olan olmayana versin, dertlilerin derdine derman aransın, bekarlar evlendirilsin, hastalar iyileştirilsin...”
Evet. O eylem; Cuma(toplantı) namazının ruhunu temsil ediyordu. O gençler ile bir süredir görüşebilmiş değilim. Zannediyorum bu provakatif (!) eylemlerini sürdürüyorlardır.
Eskiden bizim mütedeyyinlerimiz “kıssadan hisse alırlardı.” Şimdilerde “borsadan hisse alıyorlar.” İşler çok değişti. Cuma namazı; camiye koşup namazı kılıp çıkmaya dönüştü. Böyle bir Cuma Kur’an’da yoktur. Cuma, yerel gündem toplantısıdır. Sorunlar çözülür, tehlikeler gündem maddesi olarak belirlenir ve tartışılır, bekarlar evlendirilir, evladı hasta olanların derdi çözülür, borçlunun borcu ödenir.
Ondan sonra namaz kılınır. Yani Cuma’nın esas amacı ilk anlattıklarım iken, Cuma; sadece “ namaz olmuştur.”
Dinin kendisi namaz olmuş. Namaz ve niyazla din ölçmek; gaflet ve dalaletten ibarettir. Bu hususta şeklin özün üzerini örtmesini sert biçimde eleştiren İmam Gazali şu çarpıcı ifadeyi kullanmıştır;
Küfür ile imanın mahiyetlerini, hakikatlerini ve tariflerini, hak ile dalaletin sırlarını kalpleri mal ve makam sevgisi ile kirlenmiş ve paslanmış olan kimseler idrak edemezler. İlahları heva heves, mabudları amirler, kıbleleri maddi menfaat, yöntemleri benlik, arzuları makam ve şehvet, ibadetleri zenginlere hizmet, zikirleri vesvese ve desise, hazineleri kurnazlık, düşünceleri meşrep ve menfaatlerinin gerektirdiği şekilde hilebazlık olan kişilerin hakikate ulaşmaları mümkün değildir. Çünkü böyle olanların meselesi hakikati anlamak değil, içinde bulundukları durumu her ne olursa olsun kendi lehlerine çevirmektir. (İmam Gazali, İslam’da Müsamaha, 8-9)
Ve bu hususta daha evvelce paylaştığım bir hadis aktarayım;
Ahirzamanda öyle bir zümre zuhur edecek ki, bunlar yaşça genç, akılca kıttırlar. Bunlar konuştukları zaman mahlukatın en hayırlı sözünden (yani Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriften) bahsederler. Kur’an-ı Kerim’in kendi lehlerine olduğunu zannederler. Halbuki kendilerinin aleyhinedir. Ancak imanları gırtlaklarından(mide doyurma sevdası) öte geçmez. Okun hedefi delip geçmesi gibi, dine girip çıkarlar.”
(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/456-457.)
Öz, ruh, anlam; artık her ne derseniz deyin, şekil tarafından geriye atıldığında; ister din, ister ideoloji olsun, yozlaşma kaçınılmazdır. Yozlaşma, anlam arayışının son bulmasıdır. Anlam arayışı sona erdiğinde, anlamsızlıklar meşrulaşır. Zamanı, insanı ve toplumu tefekkürden geri kalmış bir anlayış; çürümeye mahkumdur...
Zamana ve insana.
Son Güncelleme: Pazar, 13 Mayıs 2012 18:55

Hiç yorum yok: