Üç babanın Meclis’e, Sunay’a ve Erim’e haykırışı sonuçsuz bırakıldı
Nihat Erim’den soğuk yanıt
Serpil Çelenk Güvenç “unutma”hastalığına karşı ciddi bir incelemeyle okurun önünde. “Darağacına Mektuplar-Deniz/Yusuf/Hüseyin/Türkiye ve Dünya Basınında 12 Mart İdamları” kitabında 12 Mart döneminde “basın”ın nasıl bir sınavdan geçtiği anlatılırken iç ve dış basının idamlara ve Kızıldere katliamına bakışı örneklerle aktarılıyor. 12 Mart idamları sürecinde üç gencin babaları Cemil Gezmiş, Beşir Aslan veHıdır İnan’ın “devlet büyüklerine”seslerini duyurma mücadelesi, son çırpınışları da anlatılıyor. “Babalar”Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Başbakan Nihat Erim ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün yanı sıra TBMM’ye de dilekçelerle, mektuplarla başvuruyor.
Serpil Çelenk Güvenç, babası Halit Çelenk’in arşivinde bulunan ve bugüne dek hiç yayımlanmamış “babaların”bazı mektuplarını bu kitapta kamuoyu ile paylaşıyor. Deniz Gezmiş’in babasıCemil Gezmiş ile Yusuf Aslan’ın BabasıBeşir Aslan, bir dilekçeyle dönemin Başbakanı Nihat Erim’e başvurmuştu. Erim, 1 Kasım 1971 tarihinde bu başvuruya şu yanıtı verdi:
“Cemil Gezmiş ile müşterek imzalı mektubunuzu aldım. Sıkıyönetim mahkemelerinin kararları hakkında, anayasa ve kanunlar dışında bir şey yapılamayacağı tabiidir. Bilgi edinilmesini rica ederim. Prof. Dr. Nihat Erim.”
İsmet İnönü’ye yıldırım telgraf:
Son umudumuz sizde
Cemil Gezmiş, Beşir Aslan ve Hıdır İnan CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye de bir “yıldırım” telgraf çekerler. Kitapta aktarılan bu telgraf şöyle:
“İvedi hallerde on beş günden az olmamak üzere bekletilmesi anayasanın amir hükmü olmasına rağmen yavrularımızın ölüm cezasının Cumhuriyet Senatosu’ndan çıkarılması çalışmaları yoğunlaşmıştır. Çocuklar halen infaz için sivil cezaevine taşınmışlardır.
Araya kan girmesin her şeyin çaresi bulunur çağrınızın büyük etkisi altında kan dökmeyen çocuklarımızın asılmasında toplum yararı bulunmadığı zatı devletlerince açıklanmıştı. Son ve tek umudumuz sizin tarihi ağırlığınızdadır. Bu ağırlığı kesinlikle duyuracağınız inancıyla ellerinizden öperiz.”
Üç babanın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a çektikleri “yıldırım” telgraf da şöyle:
“İdamların infazı hazırlıkları tamamlanmış ve çocuklarımız sivil cezaevine nakledilmiştir. Gelecekteki sosyal yararları da düşünülerek canların bağışlanmasını şefkat duygularınıza arz ediyoruz.”
Oğlumun mektuplarını verin
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edildiler. Babalar infazlardan sonra da evlatlarının “hatıra”larının, son mektuplarının peşine düştü. Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan’ın infazlardan iki gün sonra, 8 Mayıs 1972 tarihinde Ankara İnfaz Savcılığı’na yazdığı mektup şöyle: “Oğlum Yusuf Aslan Ankara Merkez Cezaevi’nde oğlumun avukatları Halit Çelenk veMükerrem Erdoğan’ın yanında size bir zarf içinde iki ayrı mektubu bana verilmek üzere teslim etmiştir. Savcılığınıza 6.5.1972 günü müracaatımızda sadece bana hitaben yazılmış olanı verdiğiniz halde oğlumun akrabalarına yazdığı mektup verilmemiştir.
Oğlumun vasiyeti ve son isteği olan ve benim için tek ve en büyük hatıra değeri taşıyan mezkûr mektubun tarafıma verilmesini arz ederim.
BEN YUSUF ASLAN’IN BABASIYIM...
Hükümden önce suçlu olarak takdim edildiler
Kitapta Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan’ın Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı mektup da yer alıyor. Bu mektup şöyle:
“Ben ölüm cezasına mahkûm edilen ve cezası kesinleşen Yusuf Aslan’ın babasıyım. Parlamentodan geçen ve kanun haline gelen infazlar konusunda Cumhuriyet Halk Partisi tarafından kanunun iptali için yüksek heyetinize bir iptal davası açıldığını ve bu davada kanunun esas ve usul yönlerinden iptalinin istendiğini öğrenmiş bulunuyorum.
Oğlum Yusuf Aslan ve arkadaşlarının mahkemede davaları devam ederken parlamentoda sorumlular tarafından dava ile ilgili konuşmalar yapılmış ve ayrıca sıkıyönetim komutanlıklarınca yargılanmakta olan sanıklar hükümden önce halkoyuna suçlu olarak takdim edilmişlerdir. Böylece gerek parlamento üyeleri ve gerekse yargı organları etki altında bırakılmışlardır. Bu tutum anayasamızın hükümlerine aykırı düşmüştür.
Ben bu hususu Sayın Başbakan’a ve sayın kuvvet komutanlarına telgraflar çekerek, mektuplar yazarak bildirdim. Sayın Başbakan bana cevap vererek mahkemelerin anayasa ve kanunlar dışında bir şey yapmayacağını bildirdi.
Sıkıyönetim komutanlıklarının yayımladıkları tebliğlerin örnekleri ile tarafımdan çekilen telgrafların ve yazılan mektup ve dilekçelerin örneklerini bu dilekçeme ekli olarak takdim ediyorum. Görülmekte olan davanın esas bakımından incelenmesi esnasında bu belgelerin de göz önünde tutulmasını yüksek takdirlerinize üstün saygılarımla arz ederim.”

Babaların hukuk arayışı
Üç “baba” Cemil Gezmiş, Beşir Aslan ve Hıdır İnan, çocuklarını darağacından kurtarmak için çırpınırken 14 Mart 1972 tarihinde TBMM Karma Dilekçe Komisyonu Başkanlığı’na da bir dilekçeyle başvurdular. Bu dilekçe şöyle: “Oğullarımız Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, son iki yıl içinde ve 12 Mart’tan önceye ait bazı fiil ve hareketlerinden dolayı Ankara 1. No’lu Sıkıyönetim K. Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırıldılar ve bu cezaları Askeri Yargıtayca da onandı. Millet Meclisi’nce tasdik edilen ölüm cezaları C. Senatosu’nun tetkikine sunuldu.
Oğullarımızın bu kanunsuz eylemlere doğru itilmesinin bütün nedenlerinin, bu 20-23 yaş arasındaki çocukların dışındaki amillerle birlikte mütalaa ve teamül buyurulacağına, hissi ve acele kararlardan sakınılacağına inanmak istiyoruz. Herhalde ellerindeki türlü imkânlara ve devamlı olarak taşıdıkları can korkusuna rağmen kimseyi öldürmemiş olmalarının da dikkate alınacağını ümit ediyoruz.
Şimdi bizler, ölüme mahkûm edilen üç gencin babaları olarak, yüce millete niyabeten görev yapan komisyonunuzdan, kanları kaynayan gençliklerinin de etkisi altında işledikleri suçlardan dolayı oğullarımıza reva görülen ölüm cezasının bağışlanmasını, yani cezalarının müebbet hapse çevrilmesinin sağlanmasını diliyoruz. Kanunların suç saydığı bazı fiilleri işleyen oğullarımızın aslında TCK 146’ncı maddesinin tespit ettiği suçu işleyebilmeleri güçlü Türk ordusunun karşısında söz konusu da olamazdı ve bu olayların Talat Aydemir olaylarıyla kıyaslanabilir yanı da yoktu. Hükmün eleştirisi düşünülmeyeceğine göre bu tarafa teması lüzumsuz görüyoruz.
Büyük Türk ulusunun affediciliğine ve İslam dininin hoşgörüsüne tercüman olarak devletimiz, çocuklarının hayatını bağışlamakla güçlü olduğunu bir kere daha kanıtlamış olacaktır. Sayın Başbakanımızın son radyo ve te-levizyon konuşmalarından da esinlenerek oğullarımız hakkındaki ölüm cezalarını müebbet hapse çevirecek bir karara delalet buyurulmasını, herhalde son günler zarfındaki infazı hızlandırma gayretlerinin yurdumuza huzur getirici nitelik taşımadığına ilgililerinizin dikkatini de çekerek tehlikeli oldubittilerin önlenmesine ve yavrularımızın hayatlarının bağışlanmasına ve bu arada C. Senatosu’nda anayasa hükümlerine aykırı bir acele kararın da önlenmesine yüce delalet ve kararınızı saygı ile arz ediyoruz. ”
Özal’dan mektup:Acımayın
Meclis’teki tartışmalara denk getirilen mektubu TBMM’ye telkin ve sermayenin isteği olarak okumak mümkün
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı sürecinde, Kızıldere katliamı ve idamlar günlerce gerek iç, gerekse dış basında tartışıldı. İç basında sosyaldemokratlar ve sol kesimler idamlara karşı çıkarken; dış basın idamlar ve Kızıldere katliamını“katliam, kırım, generallerin cinayeti ”olarak nitelendirdi. İdamlar öncesinde Tercüman gazetesinde yayımlanan“Özal’dan mektup” başlıklı yazı dikkat çekiciydi. Ahmet Kabaklı, 7 Nisan 1972 tarihinde yayımlanan yazısında Turgut Özal’ın ABD’den kendisine gönderdiği bir mektuba yer verdi. Serpil Çelenk Güvenç bu mektubu kitabın ilk baskısına yetiştirememiş, sonraki baskılara eklemeyi planlıyor. Özal bu mektupta “Boğaz Köprüsü’ne yapılan hücumlara” tepki gösterirken, Kabaklı’ya şöyle seslenir:
“Muhterem Ahmet Beyefendi,
Teknik Üniversite duvarlarına, bir tarafa köprü karikatürü, diğer tarafa da 6’ncı Filo’yu koyarak ‘köprü ve bekçisi’ diyen komünistlerin, aslında neyin peşinde oldukları bugün daha iyi anlaşılmıyor mu?
Bir senelik bir Örfi İdare, bütün melanet ve hıyanetlerini meydana çıkardığı gibi, Türkiye’nin kalkınması için sarf edilen insanüstü gayretlere, yapılan insafsız hücumların kasti hüviyetlerini de ortaya çıkarmıştır. Zaman muhakkak durumu daha iyi gösterecektir. Fakat bir endişem var:Tarihten, tecrübeden ders alacak mıyız yoksa sözde bir acıma duygusu ile karıştırılan, aslında maksatlı bir takım oyunlara alet olarak Türkiye’yi yıkmak isteyenlere bir şans daha mı vereceğiz.
Türkiye hiçbir zaman komünist olmayacaktır, ama kalkınma yolunda kaybettiğimiz zamanları geri getirmenin mümkün olmamasından korkuyorum.”
Serpil Güvenç, bu mektubun zamanlaması ve içeriğine dikkat çekerken, şu değerlendirmeleri yaptı:“Mektup 5 Mart 1972’den sonra yazılmış. Sayın Özal, mektubu 5 Mart 1972’de Washington Post’ta Dan Morgan tarafından yazılan ‘Bosporus Bridge Links 2 Continents’ (Boğaz Köprüsü 2 Kıtayı Birleştiriyor) başlıklı bir makaleyi okuduktan sonra yazdığını bildiriyor. Bilindiği üzere, 9.10.1971’de Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde 18 idam kararı veriliyor. Dava Deniz’lerin avukatları tarafından Askeri Yargıtay’a götürülüyor. 10.1.1972’de Askeri Yargıtay 2. Dairesi, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarını onaylıyor ve diğer 15 sanığın ise idam kararlarını bozuyor. Sürecin TBMM’de süreceğini ve idam kararlarının o tarihten itibaren TBMM’de tartışılacağını herkes bilmekteydi. O tarihten itibaren ülkemizde yoğun bir idam karşıtı kampanya başlatıldı. Yazılışı tam da bu tarihlere denk gelen mektupta, en azından, idamları durdurmaya yönelik çabalara kulak asılmaması yönünde, daha çok TBMM sürecini düşündüren bir telkin olduğunu söylemek mümkün. O tarihlerde ABD’de Dünya Bankası’nda çalışan Özal’ın, 12 Eylül hükümetinde başbakan yardımcısı olduğunu, 24 Ocak kararlarının yaşama geçirilmesini sağladığını, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) çekirdeği olan Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası’nın (MESS) başkanlığını yaptığını anımsayacak olursak mektupta, idama her gün bir adım daha yaklaşan devrimcilere bir şans daha verilmemesine ilişkin talebini sermayenin isteği olarak da okumak mümkün.
Ilıcak gençleri hedef alıyor
Nazlı Ilıcak Tercüman’da 6 Mayıs 1977’de yayımlanan “İki Liderin Vazifesi” başlıklı yazısında CHP üzerinden gençleri hedef alır:
“(... ) Haklarında idam kararı verilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Dev-Genç içinden çıkan, Halk Kurtuluş Ordusu’nun savaşçılarıdır. Meşru başbakanın yakasına yapışanın himaye edildiği ve bilahare Maliye Bakanı yapıldığı bir memlekette başkalarının da, halk oyundan gücünü alan bir parlamentoyu alaşağı etmek için çalışmalarını tabii karşılamak lazımdır.
6 Mayıs Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm yıldönümüdür. Kalplerindeki Allah sevgisinin ve imanın yerini Marx ve Lenin’e mutlak bağlılık ve hayranlığın aldığı, son dakikalarında dahi bir imamın refakatini reddeden bu gençler, aslında hırslı politikacıların kurbanıdır. (...) Bütçe müzakereleri sırasında, Ali Elverdi Paşa’nın yakasına yapışanlar, onu meclis kürsüsünden yere düşürenler şahsına değil, sıkıyönetim mahkemesi başkanı sıfatıyla ve Türk milleti adına imzaladığı idam kararına hücum ediyorlardı.
Ecevit, tehlikenin soldan değil, sağdan geldiğine inanır ve böyle söylemek işine gelir. 1 Mayıs günü, CHP’siyle, TiP, TSiP, İGD, DİSK ve Maoistiyle Taksim Meydanı’nda yapayalnız olan solun yarattığı hadiseler acı bir şekilde Ecevit’i tekzip etmiştir. Aslında sağcı militanlar kavgadan çekilse bile, sol, anarşi kazanını kaynatmaktan vazgeçmeyecektir. (...)”
DARAGACINA MEKTUPLAR
Sağ basın nefret kusuyor
Serpil Çelenk Güvenç, basında yer alan yazıları “darağacına mektup” olarak değerlendirmiş. Bu mektuplar incelendiğinde sağ basının idamlara destek verdiği görülüyor. İlhan Selçuk, İsmail Cem, Oktay Akbal, Altan Öymen, Abdi İpekçi gibi yazarlar ise idamlara karşı seslerini yükseltiyor.
Son Havadis gazetesinde 18 Mart 1971 tarihinde yayımlanan “İşte yakalandılar” başlıklı yazıda Adviye Fenik şunları söylüyor:
“(...) Şehir haydutluğu yeni başladı.Şehir gerillalarının maksatları şu iki, üç ay içinde ‘aşikâre’ vuruldu. (...) Şimdi görev adliyeye düşüyor. Zabıta, haydutları sımsıkı tutuyor. İnşallah adli mercilerimiz de işi sıkı tutarlar.”
Hakikat gazetesinde Bülent Hikmet Şeren imzasıyla yayımlanan “Gidişat”başlıklı yazı bir başka örnek. Bu yazıMine Söğüt’ün “Darbeli Kalemler”başlıklı derlemesinden alınmış. Şeren bu yazıda şu görüşleri dile getiriyor:
“Deniz Gezmiş denilen vatansızlaştırılmış, eli ve gözü kanlı mahluk, Türk polisinin piyasasında 7.65’lik bir mermi çekirdeği kadar değer taşır ancak. Amma sen, senato kürsüsünden üniversite amfisine kadar, milli şahsiyet ve milli ilim görüşülmesi gereken her yerde, katil ve soyguncuların hamisi, kanun takipçilerinin de amansız düşmanı edasıyla konuşmaktan hayâ duymaz, hadiselerin seyrini namussuzluk derecesinde tersyüz ederek kamuoyunda zihinleri allak bullak edersen, polis hain ve alçakların hangi çeşidi ile uğraşacağını şaşırır elbette! (...) Dört kumandandır bugün memleketi badireden kurtaran. Fakat o dört kumandanın yerli yerlerinde bulunmasının basiretine sahip olan Başbakan Sayın Süleyman Demirel’i de unutmamak lazımdır.”
Tamer’den ‘İp’ yazısı
Rauf Tamer’in Tercüman gazetesinde 2 Nisan 1972 tarihinde yayımlanan“Niksar’ın Fidanları” başlıklı yazısı devrimcileri hedef alıyordu. Rauf Tamer, aynı nefret dolu üslupla bir başka yazı daha yazdı:
“İdamlara dair kanun iptal edildi.
Ne demek iptal?
Menşeini araştıralım.
İptal
İpta
İpt
İp.
Gördünüz mü, sonunda yine ip çıkıyor.”
Tamer infazlardan iki gün sonra bile nefret saçmaya devam etti. 8 Mayıs 1972’de şöyle yazıyordu: “Uçak kaçıranlar Sofya’daki elçimize, ‘Bizim Türkiye ile ilgimiz yok’ demişler. Bir diğeri ise duruşmada ‘Türk ve İslam’olduğunu kabul etmemiş. Öyleyse bu çocuklar hakikaten vatan haini değil azizim.
Vatan haini olabilmek için önce vatandaş olmak gerek.”
40 yıl önce bir enternasyonal dayanışmaörneği
‘Üç fidan’ı barbarlardan kurtarmak için...
CAVLI ÇULFAZ
1972 yılının bir ilkbahar günü... Nisan ayının sonları olsa gerek...
ABD emperyalizminin Vietnam’daki barbarlıklarını protesto gösterilerinden biriydi.
Büyük Britanya Komünist Partisi (CPGB) Genel Sekreteri John Gollan ve o zamanlar partinin ülke çapında örgüt sorumlusu Gordon McLennan ile buluşmuştuk Londra’da Trafalgar Alanı’nda...
Ertesi gün Gordon McLennan ile birlikte Avam Kamarası’na gitmiş, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamını önleyebilmek için İşçi Partisi’nin o sıralar sol kanadının lideri olan Michael Foot ile görüşmüştük.
Michael Foot “Üç Fidan”ın idamını engelleyebilmek için İşçi Partili milletvekilleriyle konuşmuş, protesto telgrafları çekilmişti Ankara’ya...
Britanya aydınlanma hareketinin bayrağını elden düşürmeyen;Cromwell’lerin, Shelley’lerin,Byron’ların, Hazlitt’lerin ardılı İşçi Partisi lideri Michael Foot sonsuzluğa göç etti önceki yıl... 97 yaşında...
Telefonun öbür ucundaki ses
6 Mayıs 1972 günü akşamüzeriydi...
Londra’da, Dalston’daki evde telefonum çalmıştı...
“Ne yazık ki kurtaramadık, çok üzgünüm yoldaş...” diyordu telefonun öbür ucundaki İskoç şiveli.
Gordon McLennan’ın sesiydi... Ağlamaklı gibiydi sanki...
Onu da sonsuzluğa uğurladık geçen yıl 21 Mayıs’ta... 87 yaşındaydı.
John Gollan’dan sonra, Büyük Britanya Komünist Partisi’nin genel sekreteriydi 1975 - 1989 yılları arasında... Sınıf bilinçli işçilerin, dirençli emekçilerin, ünlü Marksist aydınların, Eric Hobsbawm, Maurice Dobb, E.P. Thompson, Christopher Hill, Rodney Hilton’ların partisinin lideriydi...
Mizah duygusunu hiç yitirmemiş, alçakgönüllü bir tersane işçisiydi...
Gordon McLennan’ı yıllar sonra elinde megafonla Emekliler Hareketi’nin başında Trafalgar Alanı’na doğru yürürken görmüş, yanına yaklaşmıştım.
1972 yılını hatırlamıştık birlikte... Gösterdiği dayanışmaya bir kez daha teşekkür etmiştim.
Gözleri buğulanmıştı hafifçe...
‘Geçmişe ağlamak fayda vermez...’
“Çok şey yitirdik yoldaş, çok şey... Çetin savaşımlarla kazandığımız çok şey alındışimdi elimizden... Dünyanın çivisi çıktı, dengesi değişti... Sovyetler Birliği yıkılmayacaktı... Yıkılmayacaktı yoldaş...”demişti...
Yılların savaşkan emekçi önderi Gordon McLennan ile yürümüştük birkaç dakika birlikte...
“Sosyalizmden kurtulmalıyız diyor bazı eski yoldaşlar... Ne dersin?” diye sormuştum.
Şili Halk Birliği’nin, Salvador Allende’lerin, Luis Corvalan’ların, Victor Jara’nın o unutulmaz Venceremos marşının sözleriyle yanıt vermişti:
“Geçmişe ağlamak fayda vermez
Gelecek mutlak sosyalizmin
Yarını bugünden kuracaksın
O senin tarihin olacak”
Sonra sağ yumruğunu sıkıp havaya kaldırmıştı...
Gelecek mutlak sosyalizmin!
“İnancımızı hiçbir zaman yitirmedik... Gelecek mutlak sosyalizmin yoldaş!”demişti, “r” harflerini çatlatarak o sevimli, içe işleyen İskoç aksanıyla...
40 yıl önce, bütün varlığıyla çırpınmıştı Gordon McLennan “Üç Fidan”ı barbarların elinden kurtarabilmek için... Enternasyonal dayanışmanın paha biçilmez bir örneğini vermişti...
Son nefesini verirken, eminim “Venceremos, bir gün kazanacağız mutlaka” diyordu Gordon...
Mecalsiz, dermansızdı belki ama sağ kolunu yine yukarı doğru kaldırmış, yumruğu sıkılıydı mutlaka...
Onun Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e selamını not düşüyorum buraya, epey gecikerek de olsa...

Gordon McLennan, Emekliler Hareketi’nin başında, kesintileri protesto ederken (2003
Türkiye’de canavarca kıyım
Kitapta dış basının idamlara ve Kızıldere’ye bakışı da yer alıyor. Die Zeit’te 11-12 Mart 1971 tarihinde Altan Öymen imzasıyla yayımlanan yazının başlığı “Terörist ve aynı zamanda kahraman...”dır. Kitapta derlenen bazı dış basın organlarında yer alan başlıklar da şöyle:
• Puro Chile: 5 ölüm mahkûmunun muhteşem kaçışı. (26 Aralık 1971)
• Afric Asia: Üç militanı kurtaralım. (16 Mart-20 Mart 1972)
• Le Monde: Üç genç idam sehpası önünde. (17 Mart 1972)
• Le Figaro: 10 Türk eylemci rehineleriyle birlikte öldüler. (31 Mart 1972)
• Combat: Türkiye: Katliam (31 Mart 1972)
• France-Soir: Türkiye’de canavarca kıyım. (1 Nisan 1972)
• France- Soir: Bir kez daha sert yönetim taraftarları kazandı. (1 Nisan 1972)
• Le Monde: Kızıldere katliamından sonra Türk hükümeti ‘Haydutları Bertaraf Ediyoruz’diyerek devrimcileri hedef alıyor. (1 Nisan 1972)
• L’Humanite: Kızıldere trajedisini bahane ederek Türk generalleri rejimin faşizanlığını arttırıyorlar. (1 Nisan 1972)
• Politiqe Hebdo: Türkiye’de generaller cinayet işliyorlar. (11 Mayıs 1972)
Cumhuriyet 08.05.2012 |
İLHAN SELÇUK
Gençlerin devrimci dinamizmini değerlendiremeyen her iktidar suçlu olur
İlhan Selçuk, 19 Mart 1971 tarihinde yayımlanan “Deniz ile Menteşeoğlu” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
Tarihte Yıldırım Beyazıt ve Aksak Timur’un Ankara Meydan Muharebesi’nden sonra karşılaşması meşhurdur. Beyazıt esir düşünce, Timurlenk:
Getirin göreyim, demiş.
Menteşeoğlu buna özenmiş olacak, 66 günlük mücadeleden sonra Deniz Gezmiş’in tutulduğunu haber alınca:
Getirin, diye emir vermiş.
 |
| Haldun Menteşoğlu |
Deniz’i İçişleri Bakanlığı makam odasına sokmuşlar,
Kelepçelerini çözün!
Çözmüşler.
Menteşeoğlu - (Deniz’i gazetecilere göstererek) İşte bu pejmürde adam THKO’nun kumandanı imiş. İyi bakın kılığına, kıyafetine, suratına..
Deniz - Ben THKO’nun kumandanı değil, neferiyim.
Menteşeoğlu - Sen kahraman mısın?
Deniz - Siz de kahraman olduğunuz için istifa ettiniz değil mi? Siz Demirel’in neferisiniz, ben THKO’nun..
Menteşeoğlu - Nereye gidiyordunuz?
Deniz - Devrime..
Menteşeoğlu - (eliyle duvardaki haritada Sivas’ı işaret ederek) Devrim o tarafta mı?
Deniz - Devrimin o tarafı bu tarafı yoktur. Her taraftan gelir.
Menteşeoğlu - Susturun bu ukalayı. Çok konuşup ukalalık etmesin...
Ve Ankara konuşması burada bitmiş.
Gazetelerde sakıt İçişleri Bakanı ile Deniz Gezmiş’in yan yana çekilmiş tarihi fotoğrafları da yayımlandı. Doğrusu ileride bu fotoğraflar güzel bir hatıra olur. Haldun Menteşeoğlu, muhtırasal darbeyle sükût ederken giderayak kendine göre bir zafer kazandı.
Başkentin göbeğinde altmış altı günden beri dolaşıp duran Deniz ve arkadaşlarının durumuna gelince...
Dünyanın her yanında, yürürlükteki bozuk düzenlere başkaldıran ülkücüler görülür. Bunları adi suçlularla bir tutmak mümkün değildir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, tuttukları yolu kendileri icat etmediler. Güney Amerika’da daha önce uygulanmış yöntemleri uyguladılar. Bunlar genç insanlardır. Onların çağındaki çoğu delikanlı, genç kız, el ele dans salonlarında dolaşıp sinemaya gidiyorlar, hayatın ve gençliklerinin tadını çıkarıyorlar. Deniz ve arkadaşları da böyle yapabilirlerdi. Hangi nedenle ölümü göze alıp kanundışı bir mücadelenin tehlikesine atılmışlardır? Nasıl bir tılsıma kapılmışlardır ki, ölüm pahasına bir eyleme sarılmışlardır?
Deli midirler?
Çoğu kimse bunu anlamaz. Gerçekte Deniz’in tuttuğu yol daha başından tıkalı idi. Herhalde kendisi de biliyordu bunu. Sonu çıkmaz bir tehlikeli patikaya sapmanın akılla pek ilgisi yoktur. Ülkücülük gerçekçiliği aşan bir düzeye ulaştı mı, bu tür davranışlara sarılır insan.
Hiç kuşkusuz Deniz istese, üniversiteyi uslu akıllı bitirirdi. “Evet efendimcilik” ve “çıkarcılık”politikasını meslek edinerek bozuk düzenin en yağlı ballı yerlerine tırmanabilirdi. Yetenekleri üstündü. Çalışkandı. Üniversitenin mezunlar kapısından çıktığı saat, mutlu azınlığa katılmak için önünde bir engel kalmıyordu. Yoksul köylülerin, mazlum emekçilerin, fakir insanların az gelişmiş Türkiye’sinde, Deniz ve arkadaşları bir yağlı kemik kapmak isteseler, elbette muratlarına ererlerdi.
Ülkücülük yoluna baş koydular.
Ve inançları uğruna ölümü göze aldılar. Yalnız kendilerine değil, belki de çok şeye zararları dokundu. Çıkmaz yolları zorlamakla kendilerine yazık ettiler, gerici ve tutucu siyasi iktidara devrimciler aleyhine büyük propaganda fırsatı yarattılar.
Deniz ve arkadaşları suç işlemişlerdir.
Ve bunun cezasını göze almışlardır.
Ne var ki, asıl suç onlarda değil, onları bu yollara iten namussuzlar koalisyonundadır. Üniversiteli gençlerin devrimci dinamizmini, Türkiye’nin yükselişi için itici güç olarak değerlendiremeyen her siyasi iktidar suçlu olacaktır.
Öyle bir düzen kuralım ki, çağdaş uygarlığa hasret Türkiye’nin devrimci gençleri, o düzenin en taze itici gücü olsun. Bu düzeni kuramayan yaşlılar, menfaat şebekelerinin siyaset sahnesindeki kuklaları olmaya devam ettikçe gerçek suçlu olmaktan kurtulamayacaklardır. |
|
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder