15 May 2012

Yalan Kıskacındaki Türkiye


Cumhuriyet 14.05.2012
Şam’da şaşırtan sükûnet
Suriyelilere göre ülkelerinin üç düşmanı Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye. En kızdıkları politik figür ise Recep Tayyip Erdoğan
* Genel grev Suriye başkentini vurdu haberlerinin yayımlandığı saatlerde sabaha kadar açık dükkânlarda Şamlılar alışveriş yapıyordu.
Batı medyasında seçimlere katılımın düşük olduğu söylenmesine rağmen, Esad’ın reformlarının da etkisiyle son seçimlere katılım rekor düzeyde oldu.
Anayasa değişikliği ile yönetici parti Baas’ın yanı sıra on parti daha seçimlere katıldı. Seçimlerde yedi binden fazla bağımsız aday da şansını denedi.
Kahire’den bindiğimiz Mısır Hava Yolları uçağı alçalmaya başladığında hiçbir ayrıntısını kaçırmamak için adeta pencereye yapışarak izlediğim kente bakarken “demek ki Şam buymuş”dedim içimden. Şimdi sadece Suriye’nin başkentinin adı olarak bilinen Şam, çok uzun yıllar boyunca tüm Suriye’yi -aslı Asuriye’dir- tanımlamak için kullanılırdı.Şam, sadece bu güzel kentin değil tüm bölgenin adıydı önceleri. Arap-İslam dünyasında, Yunanca bir kelime olan Suriye’nin kullanıldığına pek tanık olunmamıştır. Batılı sömürgeciler iki yüzyıl önce yeniden Suriye’yi akıl etmeselerdi, bizim için buralar Şam’dı hâlâ.
Uçak alçaldıkça, yüksek yapı geleneğinin olmadığını fark ettiğim Şam’ı daha yakından gördüm. Binaları ne kadar eski görünüyordu. Bunun nedeninin Suriyelilerin binalarının cephelerini boyamamalarından kaynaklandığını anlayacaktım. Kente eskilik havasını veren buymuş meğer. Dış cephe boyası nedir bilmiyor Suriyeliler.
Dünya kamuoyunun adını huzursuzlukla, kargaşayla andığı Suriye’ye, tam kırk dört yıl sonra yapılan “çok partili” seçimleri izlemek için gidenler arasında ben de varım. Yapılan bir değişiklikle iktidar partisi Baas’ın “ülkenin tek öncü partisi”olduğunu içeren anayasa maddesi kaldırılınca başka partilerin de katılabilme şansını bulduğu bir seçim izleyeceğim. Şam’da Rus, Japon, Tunus, Cezayir gibi ülkelerden aynı amaçla gelen başka meslektaşlarımızla da tanışacağız sonradan.
Mütevazı bile denemeyecek kadar küçük havalimanına indiğimizde, bir savaş bölgesine geldiğimizden o kadar emindim ki bizi karşılayan görevlilerin sakin tavırları karşısında şaşırdım biraz, ne yalan söyleyeyim. İnsan etkileniyor okuduklarından, duyduklarından. Alındığımız VIP salonunda, bir hayli uzun zaman bekletildikten sonra havalimanından şehre doğru yola koyulduk. Bıktırıcı saatler boyunca beklediğimiz Kahire Havalimanı’nda başta El Cezire olmak üzere izlediğim birçok televizyon kanalının Şam’daki“olağanüstü durum” içerikli haberleri geldi aklıma. “Seçimler nedeniyle muhalefetin boykot çağrısına uyan”Şam esnafının dükkânlarını açmadığı,“kentte hayatın durduğu” haberleri aklımda Şam sokaklarından geçerken çay bahçelerinde akşamüzeri sefası yapan kentlileri görmek tuhaf geldi doğrusu. Belki şu “olağanüstü durum”la ya da “olağanüstü güvenlik önlemleri” ile kent merkezinde karşılaşırım herhalde dedim içimden.
Yanılmışım.
Sahiden de ‘olağanüstü’
Tek “olağanüstü” durum, otelimizin, yani Şam Palas’ın önünde durduğumuzda hâlâ bir“olağanüstülük” görememekti. El Cezire’de gördüğüm, kenti adeta ablukaya almış Suriye ordusu neredeydi peki? Ertesi gün mutlaka görürdüm herhalde.
Ertesi gün de yoktu.
Kahvaltı yaptıktan sonra, seçim sandıklarının bulunduğu yerleri ziyaretimize başlamadan önce az da olsa dolaştığım merkezde önünde beş, bilemediniz yedi askerin bulunduğu bir binanın önünden geçtim iki kez. Buranın ülkenin parlamentosu olduğunu daha sonra öğrenecektim. Olası hedeflerden biri durumundaki parlamento binasının önünde de ordu yoksa, neredeydi peki? Ordu toptan firar etmiş olmasın?
Kent merkezinin dışında, oy sandıklarının bulunduğu bölgeleri gezdik. Gençlerin çoğunlukta olduğu bu bölgelerdeki seçim merkezlerinde seçmenlerle konuştukça kimilerine göre“adil” olmayan seçimlerin oy kullanan vatandaşlar için ne demek olduğunu anlayabildim. Hepsi, ‘Halk Meclisi’dedikleri parlamentoda sorunlarını çözebileceğine, seslerini duyurabileceğine inandığı adaylara oy vermek için buradalar. Suriye’de, adaylara oy veriyor seçmenler, dolayısıyla hangi partiden olduğunun bir önemi yok. Çok az Türkçe konuşabilen bir Türkmen kadın oyunu, bir işadamı olan adaya verecekmiş örneğin. Hangi mezhepten, hangi siyasi görüşten olduğunu bilmiyormuş bile.

BAĞIMSIZ ADAY ŞARLO: ÇOCUKLARIN OY HAKKI OLSA BAŞBAKAN OLURDUM
Seçimlerde 7 binden fazla bağımsız aday da vardı. Bunlardan biriyle tanıştım. “Ben Suriye’nin Charlie Chaplin’iyim” (Şarlo) diyor Nizar Elbedin. Bir çocuk tiyatrosunun sahibi. Çocukların sorunlarını Halk Meclisi’ne taşımakmış niyeti. Bir de çocuk dergisi çıkarıyormuş. “Şansınız var mı”diyorum, “Elbette var, ama çocuklar oy kullanabilseler başbakan bile olurum”diyor gülerek.
Gençlerin gündemi işsizlik. Yanıma gelip“Ben de Türküm” diyen ekonomi öğrencisi İsmail Karamuhammed,“Suriye güzel ama ben Türkiye’de okumak istiyorum” diyor. Seneye okulunu bırakıp gelecek Türkiye’ye.
Bir gazeteci olarak, Suriyeli olmasam da benim seçimde gözlemci olma hakkım var. Anayasal bir hak bu üstelik. Suriye Anayasası’nın 25. maddesi, medya mensuplarına bu tür bir hakkı tanıyor. Yönetimin kendine olan güvenine hayran kalmamak elde değil.
Meziyet Narş, gittiğimiz merkezin sandık sorumlusu. “Daha şeffaf, daha demokratik bir seçim diyorlar buna, bu tabii ki doğru, inanmayacaksınız, ama öncekiler de şeffaf ve demokratikti”diyor. Şunları da ekliyor arkasından:“Gidin lütfen bir oy sandığının başında bir müddet durun. Kim nasıl oy kullanıyor görün. Başlarında polis varsa bana da haber verin, ben de göreyim. Ama kadınlara daha dikkatli bakın. Oy kullanmaya tek mi gelmiş, yoksa eşinin zoruyla mı?”
‘VATAN CEPHESİ’
Hıristiyanların yoğun yaşadığı bir başka bölgedeyim. Burada da bir canlılık hâkim. Ellerinde kimlikleriyle sıraya giren, Müslüman, Hıristiyan, onlarca seçmen doluşmuş küçücük odalara. Bu merkezde, İngilizce konuşan tek kişi olan George Duşi’yi tanıdım. Suriye Komünist Partisi’nin sandık görevlisiymiş. Parti, dış müdahaleye karşı Baas’la ortak hareket ediyor. Duşi, geçmişte de ortaklıkları olduğunu belirterek “Halk Meclisi’nde dört milletvekilimiz vardı, bu kez daha fazla olacak” diyor. Duşi ilginç bir genç. Liberal ekonominin Suriye’ye uymadığını söylüyor, örneğin. Ülkesinin ekonomi politikasını liberal bulmuş oluşuna şaşırıyorum. Sormadığım halde Başbakan Erdoğan hakkında söylediği onca lafın arasında tam üç kez tekrarladığı cümlesi şu: “Erdoğan bizim için düşman. Onun patronu Amerika.”Bu ve benzeri değerlendirmelere sık rastlayacağım Erdoğan halkında, sonraki günlerde de.
Baas bu seçime Vatan Cephesi adlı oluşumla girdi. Seçimin birinci önemi burada. İkincisi ise bundan daha önemli. Yeni yasalaşan reform kararları uyarınca üç dönemden fazla milletvekilliği yapılamayacak. Dolayısıyla, Baas partisinden milletvekili olmuş çok sayıda yönetici yeniden seçilemeyecek. Suriye tarihinin“devrim”lerinden biri sayılıyor bu.
Seçimlere aralarında henüz iki ay önce kurulanlar da dahil olmak üzere dokuz parti katıldı. Kısaca AKP de denen Adalet ve Kalkınma Partisi İçin Ulusal Gençlik adlı bir parti de var ki, Kürtlerin partisi olarak biliniyor. Kürtler sanılanın aksine uzun zamandır Suriye politikasında yer edinmiş durumdalar. Suriye’de dileyen parti kurabiliyor artık. Tek şart, etnik, mezhepçi ya da dinci politikalar gütmemek.
Hemen hemen tüm seçim merkezlerini gezdik. Seçim sonuçlarının hemen açıklanmasının beklenmemesi gerektiğini söylediler. Çatışma bölgelerinde kimi zorluklar da yaşanmış çünkü, sayımı etkileyebilecek türden zorluklar.
Başkan Esad ile eşi Esma’yı oy kullandıkları merkezde görme isteğimize, başkanın oy kullanacağı yerin “güvenlik nedeniyle”açıklanmaması yüzünden olumsuz yanıt verdiler. Ama tuhaf olan seçimin ertesi günü Esad ile Esma’nın bir sandık başında oy atarken çekilmiş tek bir fotoğrafının yer almamasıydı. Suriye’de yayımlanan tüm gazetelere baktık, ama hiçbirinde yoktu.
Anlatılanların aksine, hiç de olağanüstü koşulların yaşanmadığı bir başkentte, herkese açık bir seçim gözlemledik. 200’den fazla medya kurumu ile çok sayıda aydın, politikacı ve hukukçudan oluşan 100’den fazla kişinin de aynı gözlemi yaptığını ekleyelim.
Peki neden başta Şam olmak üzere tüm Suriye bir ateş çemberindeymiş gibi anlatılıyor medyada? Başta Türkiye olmak üzere ABD ile Batılı devletler ile kimi Arap ülkeleri Suriye’den ne istiyorlar? Eğer Beşşar Esad, 2003 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’in, tehdit gibi isteklerine“evet” deseydi, “demokratik” olmayan Suriye bugün “özgürleştirilmek” istenir miydi?..

ABD’ye hayır dedi hedef oldu
‘Arap Baharı‘ olarak adlandırılan süreçle birlikte Suriye’yi kuşatan çember de daralmaya başladı
  • “Suriye’de petrol yok, o nedenle ABD ve Batı bu ülkeyle sadece insan hakları ve özgürlük talepleri nedeniyle ilgileniyor” diye düşünenler yanılıyorlar. Suriye’de en az Irak’taki kadar petrol ve doğalgaz var. En son Humus’ta büyük bir doğalgaz yatağı bulundu. Rastlantıya bakın ki, en kapsamlı çatışmalar da Humus’ta sürüyor.
  • Suriye’nin Müslümanlara desteği sözde değil, özde. Irak işgali sonrası kaçan yaklaşık iki milyon Iraklı bu ülkede. Yarım milyon da Filistinli var. Esad, kimseye “one minute” da demeden Arapların bir bölümünün gözünde gerçek bir kahraman durumunda.

Şam’ın lüks semtlerinden birinde bulunan Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin bahçesinde Şam Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim görevlisi Dr. Mehmet Yuva ile konuşuyoruz. Yuva ABD’de doktorasını yapmış bir akademisyen ve iki ülke arasındaki ilişkileri çok iyi biliyor. Dr. Yuva aynı zamanda merkezin Türkiye sorumlusu. 2002 yılında kurulan Türkiye-Suriye Dostluk Komitesi’nin de kurucularından olan Yuva, bu komitenin, bir dönem iki ülke arasında yaşanan olumlu havaya çok büyük katkısı olduğunu belirtiyor.
Yuva’nın, aslında konuyla ilgili herkesin bildiği bir belirlemesi var. “Şam” diyor Yuva, “tarih boyunca bir bölgesel güç olmamış, ama kimin bölgesel güç olacağını belirlemiştir”.Şam’la iyi geçinen ya da Şam üzerinde etkili olan devletler bölgede de çok etkili olabilmişler Yuva’ya göre. Bu nedenle bugün Suriye kaynaklı sorunlara kayıtsız kalmak mümkün değil. Yaşanan sorunların bu kadar“çok taraflı” oluşunun nedeni de bu.
Bu “çok taraflı” ülke belirlemesine katılmamak mümkün değil Yuva’nın. Rusya’yı, İran’ı, Irak’ı, Lübnan’ı hesaba katmadan Suriye’yi tek başına değerlendirmek yanıltıcı olur. Çünkü Suriye tüm bu ülkelerin politikalarında ciddi bir “omurga” işlevi görüyor. Irak’ın ABD işgaliyle birlikte bir bölünme sürecine girdiği, bu sürecin hızlandığı biliniyor. Bu konuda Suriye’nin aldığı tavır çok netti. İşgale başından beri karşı çıkmıştır. Her ne kadar resmi olarak dile getirmemiş hatta zaman zaman yalanlamış da olsa Suriye bugün hâlâ Iraklı işgal karşıtlarına desteğini sürdürüyor. Bugün karşılaştığı, ABD kaynaklı siyasi baskıların en önemli nedeni bu. 2004 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın, Şam ziyaretinde Beşşar Esad’a ilettiği Amerikan taleplerini hatırlamakta yarar var. Powell, Suriye’den Irak işgaline karşı olumsuz tutum almamasını, işgale karşı olan direniş hareketine destek vermemesini, İsrail ile ilişkileri iyileştirmesini, Lübnan Hizbullahı’yla ilişkilerini askıya almasını, Suriye’de yaşayan yarım milyona yakın Filistinli mültecinin ülkelerine dönme haklarını uluslararası alanda sürekli dile getirmemesini, İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri konusunda uluslararası kamuoyunu devreye sokmadan ABD, İsrail ve Suriye arasında üçlü görüşmelerle sorunun çözülmesini kabul etmesini, Filistinli örgütlere Suriye’nin yardımıyla siyasi temsilcilikler açarak İsrail’i rahatsız etmekten kaçınmasını istemişti.
Bu, aslında tehdit anlamına da gelen“talepler” yığınını, siyaset konusunda pek de deneyimi olmayan (babası, Beşşar’ın bir trafik kazasında ölen ağabeyi Basil’i hazırlamıştı bu göreve) genç devlet başkanı tek kelimeyle reddetmişti: “Hayır.”
O günden beri Suriye, ABD başta olmak üzere İsrail ve Batılı devletlerin hedefi durumunda. Özellikle 2005 yılında Lübnan’da eski başbakan Refik Hariri’nin katledilmesinden Suriye sorumlu tutuldu ki, konuyu araştırmakla görevli gözlemcilerin bu konuda kesin bulgu elde etmedikleri biliniyor. Ertesi yıl, İsrail, birtakım gerekçelerle Lübnan’ı işgal etti. Suriye’nin yumuşak karnı olarak bilinen bu ülkenin işgali, Suriye’ye de bir gözdağı idi. İsrail ile tam 33 gün süren Hizbullah önderliğinde çok kanlı bir savaş yaşandı Lübnan’da.
Ancak, Suriye’ye yönelik kıskaç operasyonu, Arap Baharı olarak adlandırılan süreçle başladı.
Şu göz ardı edilmemeli. Suriye başından beri Irak işgaline karşı çıkmakla kalmamış, işgal nedeniyle yurtlarından uzaklaşmak zorunda kalan tam 2 milyon Iraklıyı da ülkesine kabul etmiştir. Yarım milyona yakın Filistinliyi daha önce kabul ettiği gibi. Bu nedenle Suriye meselesi sadece Suriye’yi ilgilendirmiyor.“Kavga”nın bu kadar “çok taraflı” olmasının nedeni bu.
Özgürlük için mi, yoksa...
Suriye’ye siyasi ve ekonomik baskı uygulayan ABD ve Batılı devletlerin bu baskıları, insan hakları ihlallerine ve özgürlük taleplerine dikkat çekmek için yaptığını söyleyenler biraz düşünmeli. Çünkü nedense Türkiye medyası dahil, tüm dünya medyasında, bu güçlerin bu kez petrol için Suriye’yle ilgilenmedikleri, zaten ülkede de petrol bulunmadığı, dolayısıyla ilginin insan haklarına ve özgürlüklere yönelik olduğu yazılıp duruyor. Bu propagandaya fazla kulak kabartılmasa iyi olur. Çünkü Suriye, kimilerinin söylediği gibi petrolden, doğalgazdan yana hiç de fakir bir ülke değil. Henüz işlenmemiş, ortaya çıkarılmamış, en az Irak’ınki kadar zengin rezervleri var. En son Humus yakınlarında büyük bir doğalgaz havzası keşfedildi. Bugün en yaygın ve kanlı silahlı çatışmaların da Humus’ta yaşanması rastlantı olabilir mi acaba?

Suriyeliler; Türkiye’nin yanında olanların zamanı geldiğinde saf değiştireceği görüşünde birleşiyor:
Yapılanlar unutulmaz
Dr. Bessam Ebu Abdullah, Ulusal Strateji Merkezi’nin sorumlusu. Dr. Abdullah, uzun yıllar ülkesinin Ankara Büyükelçiliği’nde görev de yapmış. Merkez’de uzun bir sohbet gerçekleştirdiğim Ebu Abdullah, Türkiye’ye her Suriyeli gibi çok kızgın. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın, “dünya ve bölge meselelerine din çerçevesinden baktığını” belirtiyor ve “Bu, Ortadoğu’da bile normal karşılanmayan bir durumdur” diyor.
  • Türkiye Başbakanı’nın tercihlerine kimsenin karışamayacağını da belirten Ebu Abdullah, “Erdoğan Suudi Arabistan’ı seçti. Modeli o. Madem bu kadar yakınlık duyuyor ve madem bu kadar demokrasi ile özgürlüklerden yana, Suudi dostlarına da demokrasiye geçiş çağrısı yapması gerekmez mi” sorusunu soruyor.
  • SUK dışındaki muhalifler Suriye’ye dışarıdan müdahaleye karşılar. Suriye toplumu Batı dünyasına, özellikle ABD’ye karşı hassas bir toplum. Özellikle ABD ile kötü deneyimlere sahip. İsrail’le kavgasında sürekli İsrail yanlısı tavır almasından ötürü Batının pek kredibilitesi yok.

Dünkü bölümde muhalefetin çok parçalı olduğundan, hatta Esad’la diyalog yanlısı barışçıl kesimlerin çoğunluğu oluşturduğundan söz etmiştim. Buna rağmen Türkiye dahil olmak üzere, ABD ve Batılı ülkelerin muhalefet olarak sadece Suriye Ulusal Konseyi’ni (SUK) tanıdıklarını, onun iddialarını dikkate aldıklarını vurgulamıştım. Suriye’de, SUK dışında kalan muhaliflerin karşı karşıya kaldıkları en ciddi sorun, SUK“terörü”.
Aslında rejime muhalif olan, son derece haklı talepler dile getiren aydınlar, gazeteciler, bilim adamları, son zamanlarda SUK’un başını çektiği muhalif kesimleri eleştirmeye başlamışlar. SUK’un buna tepkisi çok ama çok sert olmuş. “Tahakkümcü” bir yanı var deniyor SUK için. Dolayısıyla Esad sonrası nasıl bir rejim geleceği konusunda bir fikir oluşmaya başlamış.
Adının açıklanmasını istemeyen, Esad’ı kişisel olarak desteklediğini ama rejimdeki aksaklıklar nedeniyle kendisini muhalif kabul ettiğini belirten Suriyeli bir meslektaşım“SUK, çok ama çok tehlikeli bir karta oynuyor. Mezhep kartına. Suriye dışında nasıl anlaşılıyor bilmiyorum ama bu ülkede böyle bir sorun yok” diyor. “Devletin üst kademelerine sadece Alevi kökenlilerin yükselebildiğini söylüyorlar, bu nedir peki?”dediğimde aldığım yanıt aynen şu: “Biz de Türkiye’de Kürtlerin yüksek kademelere gelemediğini duyuyoruz. Türkiye’de uzun dönem yaşadım. Bir Cumhurbaşkanınızın, çok sayıda yüksek rütbeli subay ve bürokratınızın Kürt olduğunu görünce duyduklarımın bir önemi kalmadı, bizde de öyle”. Açıklama bana pek tatmin edici gelmedi doğrusu. Sünnilerin, baskı değilse de mezhepsel bir ayrıma tabii tutulduklarına inanıyorum, birçok kesim gibi. Ancak gerçekten önemli mevkilerde olan Sünnilerin varlığından da haberdar olmadım değil Suriye’deyken. Ancak bu mevcut olumsuzluğu ortadan kaldıracak kadar önemli bir gözlem sayılmaz.

Baas yöneticisi genç akademisyen Hatay meselesi de gündeme gelecek diyor ve ekliyor:
Hatay’ı da konuşacağız
Dr. El Sahir, Recep Tayyip Erdoğan’ı “ABD projesinin aktörlerinden biri” olarak değerlendiriyor. Görüşlerinin kişisel olduğunu belirtmesine rağmen Dr. Sahir el Sahir, toplumda ortak olan görüşlere vurgu yapıyor aslında. Örneğin Hatay konusu gündeme geldi ister istemez. Bunun Türkiye ile Suriye arasında yakın zamanda bir sorun olmayacağını belirten El Sahir açıkça söylemekten çekinmiyor: “Ama Hatay, Suriye halkı için bir vatan parçasıdır. Türkiye’nin bize yaptıklarını elbette unutmayacağız ve günü geldiğinde Hatay’a ilişkin düşüncelerimiz uluslararası bir platformda dile getirebiliriz. O zaman şu anda Türkiye’nin yanında olanlar, bizim safımızda olacaklar. Çünkü bu işlerin bir sırası var”.Ama hemen eklemeyi ihmal etmiyor genç akademisyen ve politikacı: “Tabii ki önceliğimiz Hatay değil. Asıl meselemiz İsrail işgalindeki Golan Tepeleri’ni geri almak”.
El Sahir’e de sordum muhalafetin gücünü. Bu konuda en çarpıcı sözleri ondan duydum. Muhalefetin kitle desteği olmadığını ama sayılarının çok olduğunu söyleyince sordum haliyle: “Nasıl oluyor bu?” Pek ikna edici bulmadığım yanıtı şu oldu El Sahir’in: “Suriye’de adi suçlar çoğunlukta olmak üzere çeşitli suçlardan aranan tam 60 bin kişi var. Bunların da muhalefete katıldığını düşünüyoruz. Varsa tüm güçleri bu”.
Suriye’nin Türkiye’den beklediği tek şeyin, sınırlarını komşu bir ülkenin muhalefetine açmamasıydı diyor Dr. El Sahir. “Biz böyle yaptık mesela. Irak’ın işgali sırasında sınırlarımızı kapattık ve ABD güçlerine ülkemizi kullandırtmadık”.
SUK Bşk Burhan Galyun 

Asıl tehlike mezhep çatışması
SUK’un, kendisi dışında kalan muhalifleri, kendisinden uzaklaştıran tavrı, dediğim gibi demokratik taleplerden çok soruna mezhep açısından bakması. “Bunun rantını yiyor” diyor aynı meslektaşım. Yapmaya çalıştığının ülkede bir Sünni-Nusayri çatışması çıkarmak deniyor SUK için. Suriye Başmüftüsü’nün oğlunun SUK tarafından öldürülmesi bu kanıyı güçlendiriyor. Laik Sünni kesim (evet var böyle bir Sünni topluluk) bu durumdan ciddi endişe duyuyor. Devlet politikalarından rahatsız olanları da “rahatsız” eden bir olumsuz durum bu. Bu barışçıl muhaliflere mensup kişilerle çok görüşme şansını bulamadım maalesef. Ancak onları yakından tanıyan, Dr. Mehmet Yuva, SUK dışındaki muhaliflerin Suriye’ye dışarıdan müdahaleye karşı olduklarını ısrarla belirtiyor. “Suriye toplumu” diyor Yuva, “Batı dünyasına, özellikle ABD’ye karşı hassas bir toplumdur. Özellikle ABD ile kötü deneyimlere sahiptir. İsrail’le kavgasında sürekli İsrail yanlısı tavır almasından ötürü Batı’nın pek kredisi yoktur”. “İyi de ne anlama geliyor bu söyledikleriniz?” dediğimde açıklıyor Yuva: “Şu anlama geliyor. Suriye Ulusal Konseyi’nin yöneticilerinin çoğu Batılı merkezlerde yaşayan, toplumlarına oradan bakan insanlar. Suriye’de sözlerini dinletme şansları pek yok”. “O merkezlerde yaşamaktan başka şansları var mıydı sizce peki?” diyorum, “Yıllardır bu ülkede iç muhalefet var. Eleştirileri ile değerlendirmeleri ile belli bir noktaya da getirmişlerdi toplumu”oluyor Yuva’nın yanıtı. “Şimdi nedir durum peki” dediğimde de “SUK muhalefetinin sivilleri hedef alan saldırıları toplumu terörize etti. Bombalı saldırılar bu grubun az da olsa var olan toplumsal desteğini bitirdi. Ama silahlı muhalefetin de devletin de yanında olmayan çok büyük bir kesim pasifize olmuş durumda. Kötü olan bu” yanıtını veriyor Dr. Mehmet Yuva. Şam Üniversitesi Uluslararasıİlişkiler Bölümü öğretim görevlisi Dr. Sahir El Sahir aynı zamanda Baas’ın Şam sorumlularından. Geleceğin bakanlarından olacağına kuşkum yok. Konulara çok hâkim, inançlı bir Baas’çı Dr. el Sahir. Suriye toplumundaki genel havayı konuşuyoruz.“Halkımız kırgın” diyor. Özellikle iki ülkeye çok içerlemiş Suriyeliler. İkisine de, yani “çok yakın dost” gördükleri Katar ve Türkiye’nin tutumuna anlam veremiyorlarmış. Bu arada çok ilginç bulduğum bir belirlemesi oldu El Sahir’in. “Türkiye ile Suriye’nin ekonomik ilişkileri de iyi gidiyordu” diyor. “Ancak, Türkiye’nin sanayisi ile rekabet edecek gücü olmayan Suriyeli sanayiciler bu durumdan memnun kalmadı. Muhalefete yanaşmalarının bir nedeni de bu olabilir”. İlginç bir belirleme elbette bu.

TÜRK DİPLOMASİSİNİN AĞIRBAŞLI VE DİKKATLİ GELENEĞİNDEN UZAKLAŞTIĞINA DİKKAT ÇEKİLİYOR
‘Davutoğlu çok hayalperest’
Dr. Bessam Ebu Abdullah, Ulusal Strateji Merkezi’nin sorumlusu. Adından da belli olduğu gibi, ülkenin strateji üreten önemli özel kuruluşlarından biri burası. Dr. Abdullah, uzun yıllar ülkesinin Ankara Büyükelçiliği’nde görev de yapmış. Merkez’de uzun bir sohbet gerçekleştirdiğim Ebu Abdullah, Türkiye’ye her Suriyeli gibi çok kızgın. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın, “dünya ve bölge meselelerine din çerçevesinden baktığını”belirtiyor ve “Bu Ortadoğu’da bile normal karşılanmayan bir durumdur” diyor. Türkiye Başbakanı’nın tercihlerine kimsenin karışamayacağını da belirten Ebu Abdullah,“Erdoğan, Suudi Arabistan’ı seçti. Modeli o. Madem bu kadar yakınlık duyuyor ve madem bu kadar demokrasi ile özgürlüklerden yana, Suudi dostlarına da demokrasiye geçiş çağrısı yapması gerekmez mi?” sorusunu soruyor.
Dr. Bessam Ebu Abdullah, “Türk diplomasisi diye bir olgu vardı, ağırbaşlı, dikkatli, dengelerden haberdar bir politikaydı”  bu diyor.“Şimdi ne durumda peki sizce” diye sorduğumda aldığım yanıt, “Ahmet Davutoğlu’nun hayalciliğinin peşinde bir Türk diplomasisi var artık” oluyor. “Davutoğlu ilginç bir zat. Nasıl bir coğrafyada yaşadığını sanki unutmuş gibi. Osmanlı’nın hâlâ vücut bulabileceğine nasıl inanabilir? Üstelik yönünü Batı’ya ve ABD’ye dönerek nasıl Osmanlıcılık yapacak? Yani Osmanlıcılığı da gerçek değil”diye de sürdürüyor konuşmasını.
Ebu Abdullah da ülkedeki en önemli sorunun, kendisinde geri dönülmez bir noktaya gelinebileceği korkusunu yaşatan mezhep kavgası çıkartma çabaları olduğunu söylüyor. Türkiye’nin bu konuda da, farkında olmadan da olsa katkıda bulunduğunu iddia ediyor.

Suriye’nin büyük kozu HİZBULLAH
Hizbullah’ın tüm dengeleri değiştirecek bir güç olduğu unutulmamalı. İsrail’e kök söktürmüş Hizbullah’ın, bir askeri müdahalede Suriye yanında savaşa girmesi çok şeyi değiştirir. Hizbullah’ın Lübnan’ın güneyinde Suriye tarafından finanse edilen 1000 tesisi var. Aynı bölgede 550 sığınağa da sahip. Kimi belgelerde örgütün 300’e yakın yeraltı tesisi olduğu da belirtiliyor. İsrail kaynaklı bir istihbarat raporunda Hizbullah’ın elinde 40 binden fazla roket bulunduğunun sanıldığı da kaydediliyor. Bunun Suriye karşıtı cepheyi oluşturan özellikle Batılı ülkeler açısından sıkıntı yaratan bir durum olduğu belli.
Çok şaşırtıcı bir durumdu benim açımdan. Şam’da girdiğim kahvehanelerde, kimi küçük lokantalarda, hatta birkaç saat geçirdiğim Enformasyon Bakanlığı’nda sürekli izlenen televizyon kanalının Hizbullah’a ait olduğunu gördüm. Hemen belirteyim, Suriye toplumu seküler bir toplum. Devlet de din işlerine karışmıyor. Birçok Arap ülkesinde karşılaştığımız tutuculuk Suriye’de pek yok. Kadınların siyaset ve ekonomi dünyasında ciddi bir ağırlığı da var. Bölgesinde Suriye’yi farklı kılan da bu özelliği.
Suriye yönetiminin, yaşam tarzları açısından düşünceleri kendilerine pek de uymayan Hizbullah’a olan ilgisi şaşırtıcı geliyor bu yüzden. Ama bunun bir nedeni var elbette. Suriye’de huzursuzluğun başlamasıyla beraber, Beşşar Esad yönetiminin muhalefeti sert yöntemlerle bastırdığı iddiasına dayanarak adı geçen ülkeye bir askeri operasyon seçeneği dillendirildiğinde, bölgeyi iyi bilen kesimler, Suriye’nin Irak ya da Libya olmadığını hatırlattı sık sık. Bunun birkaç nedeni var. İlki, Esad’ın ülkede çok ciddi bir toplumsal desteğe sahip olması, ikincisi Rusya, Çin gibi dünya siyasetindeki dev aktörlerin de desteğini alması, üçüncüsü ise muhalefetin parçalı bir yapı olması.
Başka nedenler de eklenebilir bunlara ama en önemli faktör, artık Ortadoğu gerçeği haline gelmiş önemli bir siyasi yapı olan Lübnan Hizbullahı. Birkaç yıl önce İsrail’in Lübnan’ı işgal girişimini püskürten çok önemli bir güç Hizbullah. Bölgenin süper devleti İsrail’i durdurmuş bir güç olduğu inkâr edilemez. Lübnan’da, neredeyse, “Devlet Hizbullah”tır deniyor. Hastaneleri, okulları, yardım kuruluşları olan, gittikçe de sosyalleşen bir yapı olarak Suriyenin en önemli destekçilerinden. Örgütün liderlerinden Hasan Nasrallah, Suriyeyle iyi ilişkiler kurma nedenlerini bu ülkenin bölgede tek ABD ve İsrail karşıtı ülke olmasına bağlıyor. Lübnanın istikrarının Suriye ile yakınlaşmayı zorunlu kıldığını da belirtiyor Nasrallah. Lübnanda, ülkenin bölünmesini önleyen bir ülke olarak Suriyeye büyük sevgi duyuluyor.
Bu sevgi, zor durumda kalması halinde Hizbullah’ın tüm gücüyle Suriye’nin yanında olacağı anlamına geliyor. Yani, İsrail’e kök söktürmüş Hizbullah’ın, bir askeri müdahalede Suriye yanında savaşa girmesi çok şeyi değiştirir. Hizbullah’ın Lübnan’ın güneyinde Suriye tarafından finanse edilen 1000 tesisi var. Aynı bölgede 550 sığınağa da sahip. Kimi belgelerde örgütün 300’e yakın yeraltı tesisi olduğu da belirtiliyor. İsrail kaynaklı bir istihbarat raporunda Hizbullah’ın elinde 40 binden fazla roket bulunduğunun sanıldığı da kaydediliyor. Bunun Suriye karşıtı cepheyi oluşturan özellikle Batılı ülkeler açısından sıkıntı yaratan bir durum olduğu belli.
Şam’ı sarsan terör eylemi
Şam’da kenti Lübnan’a bağlayan otoyol üzerindeki bir kavşakta iki bombalı araçla düzenlenen saldırı, ülkede o güne kadar yaşanan en büyük terör eylemiydi. Patlamadan hemen sonra olay yerine gittim. 30’a yakın aracın tahrip olduğu, korkunç bir patlamaydı bu. İkiye bölünmüş bir TIR, erimiş otomobiller, araçlara yapışmış ceset parçaları. Korkunçtu. Elinde bir torbayla dolaşan bir bölge sakini, bana doğru gelerek içinde “adem” sözcüğünün geçtiği cümlelerle konuşuyordu. Neden sonra “adem”in insan demek olduğunu anladım. Elindeki torbayı işaret ederek “İnsandı bu” demek istiyordu muhtemelen. En acıklı görüntüyü ise içinde 24 küçük çocuğun bulunduğu okul servis aracı oluşturuyordu.
Patlamanın bulunduğu yere yakın özel bir okul olduğunu öğrendim. Kentin elit kesimlerinin ya da devlet görevlilerinin çocuklarının gittiği bir okul bu. Bu minibüsteki çocuklar da o okulun öğrencileriydi. Beslenme çantalarındaki meyveler, okuma kitapları, alfabeleri, küçücük ayakkabıları etrafa dağılmıştı. Yapılış tarzından İslamcı bir örgütün işi olduğu söylenmişti.
El Kaide’nin eylem tarzına da çok uygundu saldırı. İntihar bombacısı ya da bombacılarının (iki kişi olduğu sanılıyor) 1100 kiloluk bomba patlattıkları belirtiliyor. Sürekli iki bomda patlatmak bir El Kaide yöntemi. İlki yardıma gelenler dahil kalabalık toplanmasına yol açmak, ikincisi ise orada toplananları yok etme amaçlı. Saldırıyı iki gün sonra El Kaide’ye bağlı El Nusret adlı bir örgüt üstlendi ancak Türkiye medyasında bu konuda habere rastlanmadı.

Talepler değişti
Halk terör İSTEMİYOR
Dün de sözünü ettiğim Baas’ın Şam yetkililerinden Dr. Sahir el Sahir, sohbetimiz sırasında muhalefete hükümetin yaklaşımını anlatırken, “Hükümet henüz tüm gücünü göstermiş değil. Gösterdiğinde durum çok farklı boyut alır” diyor. El Sahir’in sözleri bana Şam yolculuğu öncesi dış basında okuduğum bazı analizleri anımsattı. Bunlardan birinde “Suriye henüz Hizbullah’ı ortaya sürmedi. Bunun tüm dengeleri değiştirecek bir güç olduğu unutulmamalı” deniyordu. Bunu Suriye karşıtı cephenin de düşündüğüne eminim.
İşte tam da bu noktada en büyük muhalif oluşum durumundaki Suriye Ulusal Konseyi (SUK) Başkanı Burhan Galyun’un, Suriye karşıtı bu cephenin hoşuna gidecek açıklamalarını hatırlamakta yarar var. Rejimi devirdiklerinde, kuracakları yeni rejimin Hizbullah ve Hamas’la tüm ilişkileri keseceğini söyledi birkaç kez Galyun. Galyun, İran’la ilişkilerini de sona erdireceklerini söyledi ki SUK’a verilen dış desteğin nedeni anlaşılabiliyor böylelikle. Dün de belirttim, bir kez daha anımsatayım: Muhalefetin büyük bir çoğunluğu Galyun gibi düşünmüyor. Çok ama çok parçalı bir muhalefet var Suriye’de. Esad sonrası rejimin niteliği konusunda ciddi ayrılıklar da mevcut. Muhalefeti bir arada tutmak için Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el Arabi’nin Kahire’de muhaliflerle bir toplantı yapma girişiminden söz etmiştim. Bu girişim gerçekleşmedi. Bir araya gelip konuşma konusunda bile ciddi bir engel var muhalifler arasında. Nedeni şu: İsrail başta olmak üzere Suriye karşıtı uluslararası cephe “Esad gitsin” demiyor artık. Bu talep, yerini “terör bitsin”e bıraktı. Esad’a Rusya ile Çin’in güçlü desteğinin yanı sıra, kimi muhalif güçlerin sivilleri de hedef alan eylemleri ki Arap Birliği, BM ve Af Örgütü’nün raporlarında da kabul ediliyor bu; Suriye halkının büyük çoğunluğunun Esad etrafında bütünleşmesine yol açtı. Şu anda Suriye’de başta İdlib olmak üzere Hama’da muhaliflerin gücü var ancak Suriye’nin diğer bölgelerinde merkezi hükümet kontrolü elinde tutuyor.
Halkın desteğini almayan bir muhalefetin yaşama şansı yok. Bu nedenle Galyun’un, Suriye karşıtı cephenin çıkarlarına da uygun olduğuna inandığı Hizbullah, Hamas ve İran’la teması kesecekleri açıklaması, dış destek arayışının bir ifadesi ama sonuçsuz gibi görünüyor. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın da sık sık “Esad rejiminin düşüşü, radikal eksene zarar verecek ve zayıflatacak. Esad’ın düşüşü Hizbullah’ı zayıflatır. Esad’ın düşüşü, Hamas’ı zayıflatır. Esad’ın düşüşü sadece İsrail için değil tüm Ortadoğu için iyi olacaktır” demesi (Haaretz gazetesine verdiği demeçten), Galyun’un İsrail’le ortak arzuyu paylaştığı biçiminde yorumlanıyor. Suriye halkı, İsrail’in çıkarlarına uygun herhangi bir olguya onay verecek bir halk değil. Bu nedenle muhalefetteki çatlak gün geçtikçe büyüyor. O kadar büyüyor ki Arap Birliği bile muhalafeti, aralarındaki sorunları tartışmak için bile bir araya getirmeyi başaramıyor.

Sevgi nefrete dönüştü

Şam’da kahvehanelere, pastanelere girdim sürekli. Hamlet’i oynayan kent tiyatrosuna da gittim. Oyun zamanı değilmiş ama orada başka bir gösteri için bulunan öğrencilerle konuştum. Halep Üniverisitesi’nde okuduğunu söyleyen ve Şam’a ailesinin yanına gelen Nisreen (Nesrin olmalı herhalde) adlı genç kızla konuştum. Hama’da polis olan ağabeyi doğan oğluna, Davos’taki çıkışından ötürü hayran kaldığı Türkiye başbakanının adını koymuş: Tayyip.“Geçen ay” diyor genç kız, “ağabeyim oğlunun adını değiştirdi”. Bunu çok kişiden duydum. Baas’ın Şam sorumlusu Dr. El Sahir de bundan söz etmişti.“Duyulan büyük sevgiyi nasıl harcadığını bilmesini isterdim Erdoğan’ın” diyor. Şam’da birçok kişi Erdoğan’ı da Beşşar Esad’la beraber İsrail’e meydan okuyan biri olarak algılamış. Ama şimdi bunun yerini, Türkiye Başbakanı’na duyulan büyük kızgınlık almış durumda.



Hiç yorum yok: