| Emre Kongar |
Her ne
kadar sağ bir iktidar olan Demokrat Parti’yi iktidardan düşürmüş ve
sonradan kapanmaz yaralara, uzun hesaplaşmalara yol açacak bir biçimde üç
liderini asmışsa da, özellikle din ve milliyet tabanında gelişen ve o güne
kadar Demokrat Parti şemsiyesi altında görünen sağın kendi mecralarında
örgütlenmesinin önündeki engelleri de kaldırmıştır.
Gerek
milliyetçilik tabanında gelişen akımlar, gerekse dinci-mezhepçi tabanda
varlıklarını sürdüren tarikatlar ve hareketler, 1961 Anayasası’nın kabulünden
sonra çok daha özgür bir ortamda gelişme olanağına kavuşmuştur.
Elbette
farklı sol akımlar da aynı özgürlükçü ortamdan yararlanmış ve çeşitli
örgütlenmeler bağlamında siyaset sahnesinde aktif olmaya başlamışlardır ama
bunların önü çok kısa bir süre sonra yine askeri darbelerle kesilecektir.
Bugünkü
gençler bilmezler, yaşayanlar da galiba unuttular:
O
dönemde solcular, sağ kökenli milliyetçi ve dinci-mezhepçi
hareketlerin de bu özgürlükçü ortamdan aynı ölçüde yararlanmasından yanaydılar.
Nurculuk
başta olmak üzere bütün tarikatlar 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlükçü
ortam içinde siyasal güç kazanmış ve hatta Gülen Cemaati, o dönemde
Danıştay’a verilen ve altında ünlü Sosyoloji Profesörü Cahit Tanyol’un da
imzası olan bir bilirkişi raporu ile “Tarikat değil, Cemaat” diye
nitelenerek önündeki hukuksal engelleri aşıp siyasal arenadaki yerini almıştır.
Dönem Marx’ın
beşli şemasının Asya Üretim Tarzı (AÜT) modeli ile revize edilmeye çalışıldığı,
İdris Küçükömer’in bütün sağ ve sol kavramları altüst ettiği
dönemdir.
O
dönemin bugüne yansımalarını, mutlaka okunması gereken Zülâl
Kalkandelen’in Cumhuriyet Kitapları arasında yeni çıkan “İdris
Küçükömer’in Tezleri-İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” adlı kitabında
görebilirsiniz.
27 Mayıs
1960, yarattığı özgürlükçü ortamda, o dönemdeki solcuların da desteğiyle
dolaylı bir katkı sağlamıştır sağ iktidarlara.
Her ne
kadar “Atatürkçü” bir söylem kullanmış ve önce bir teknisyenler
kabinesiyle işe başlamışsa da, sonradan tam anlamıyla siyasetteki sağ sıçramanın
ortamını hazırlamıştır:
Bütün
solcular tutuklanmış, “Komünist değilim, Hümanistim” diyen Sabahattin
Eyüboğlu bile gözaltına alınıp bir sandalye üzerinde gece gündüz
sorgulanmıştı.
Adalet
Partisi’nin, Demirel’e kızan Celal Bayar’ın da destek vermesiyle Ferruh
Bozbeyli tarafından kurulan Demokratik Parti tarafından bölünmesi sonucunda
1973 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan CHP’nin yeni sloganı “Ortanın
Solu” kahramanı Ecevit bile bu ortamda ancak Erbakan liderliğindeki
Milli Selamet Partisi ile koalisyon yaparak hükümeti kurabilmişti.
Böylece
dinci sağ, ilk kez kendi kimliğiyle iktidar ortağı oluyordu.
Temelleri
zaten çürük olan bu hükümet, Kıbrıs harekâtından sonra bu olayı oya dönüştürmek
isteyen Ecevit’in, Bozbeyli ile yakınlaşması sonunda koalisyonu
bozmasıyla sona erdi; Bozbeyli son anda tutumunu değiştirip CHP’ye destek
vermekten vazgeçince de ülke hükümetsiz kaldı.
Çünkü Demirel,
Erbakan ve Türkeş, aynı oy deposuna, sağa dönük partilerin liderleri
olduklarından anlaşamıyorlardı.
Lafı
uzatmayalım, uzun müzakere ve uzlaşmalardan sonra 12 Mart 1971 darbecilerinin
istediği oldu, liberal sağ, dinci sağ ve milliyetçi sağ,
Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti ile iktidara geldi ve Türkiye’nin kaderi
değişti.
Darbeler, Sağ İktidarlar ve
Başkanlık Sistemi II
Türkiye’nin
yapısını yeniden düzenleyen Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin en önemli
özelliği dinci sağın yanında milliyetçi sağın da orta sağ şemsiyesi
altından çıkıp kendi kimliği ile iktidara gelmiş olmasıydı.
Bugünkü
Türkiye’yi inşa eden yapısal dönüşüm artık büyük bir ivme kazanmıştı.
Aynı
yapı İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti ile de güçlenerek sürdürüldü.
Bu dönemlerin
başbakanı Demirel Türkiye’de en çok imam hatip okulu açan lider
olarak övüldü.
Dönemi
üreten ve damgasını vuran olay 12 Mart 1971 muhtırasıydı.
1971
darbe ruhunu yansıtan en iyi sözü Cevdet Sunay söylemişti:
Eski
Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, “Türkiye’yi solcu
gençlere mi emanet edeceğiz, elbette vatanını milletini seven, milliyetçi,
mukaddesatçı imam hatip mezunlarına” diyordu.
Sunay,
bir başka konuşmasında Amerikan karşıtlarını eleştirirken de, askerlerin
ayağındaki postalı, üstündeki iç çamaşırı bile Amerikalıların verdiğini
belirtmişti.
Yine
genelkurmay başkanlarından Cemal Tural o sıralarda verdiği bir
beyanatta komünizmi “Bin yıldır Türklerin düşmanı” olarak niteliyor
ve insanlık tarihine büyük bir katkı sağlıyordu!
Fakat askerlerin,
daha önce emir komuta zincirini bozarak iktidara el koyan meslektaşlarının
yaptırdığı 1961 Anayasası’na karşı 12 Mart 1971’de aldıkları tedbirler yeterli
görülmedi…
12 Eylül
1980 darbesi hazırlanmaya başlamıştı.
Zaten
geçici olarak, iktidar nimetlerini paylaşmak için uzlaşmış görünen, liberal sağ,
dinci sağ ve milliyetçi sağ koalisyonu da, orduyla birlikte
giriştikleri Türkiye’yi dönüştürme çabalarında tam bir kaosa yol açmışlardı:
Ortaya
çıkan anarşi, günde ortalama on kişinin canını alıyor ve ne hazindir ki can
verenler arasında soldan ve sağdan genç evlatlarımız büyük bir yer tutuyordu…
Gençlik,
sol ve sağ olarak, amansız düşmanlar halinde bölünmüş, eğitim
sürdürülemez, günlük hayat yaşanamaz hale gelmişti…
İnsanlar
sokağa çıkmaya, sinemaya gitmeye bile cesaret edemez olmuştu…
Öldürülen
aydınlar Türkiye’nin bilgi ve kültür birikimini yok ediyor, ortalıkta dolaşan
tehditler, ölüm listeleri, cinayetler, herkesi ve özellikle de politikacıları,
sendikacıları, yazarları, üniversite hocalarını hedef alıyordu…
Bütün
bunlar yetmezmiş gibi mezhep çatışmaları da körüklenmişti…
Çorum ve
Kahramanmaraş katliamları o dönemde yaratılan utanç sayfalarıdır.
Bu ortam
içinde Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin devamı olanaksızdı elbette; derin devlet
ve ABD daha kesin ve keskin tedbirler peşindeydi.
Üstelik
bir de dünya petrol bunalımına bağlı olarak ekonomik kriz patladı, margarin,
tüp gaz ve benzin sıkıntısı başladı.
Bu durum Ecevit’in
de sonunu hazırladı ve iktidarı Demirel’in kurduğu azınlık hükümeti
devraldı.
12 Mart
1971 muhtırasının ve onu izleyen bütün hükümetlerin ama özellikle de egemen
olan Milliyetçi Cephe iktidarlarının yarattığı bu istikrarsız ortama
cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçsuz turları da eklendi…
Ve ortam
hazırlanınca ordu bir kez daha, bu kez ABD’nin açık desteğiyle, iktidara el
koydu.
3)
Türkiye’de başkanlık rejiminin ilk tohumları 12 Eylül 1980 darbesi ile
atılmıştır.
Bu darbe
tam bir sol karşıtıydı ve Amerikancı nitelik taşıyordu.
Yunanistan’ın
NATO’nun askeri kanadına dönüşü, karşılığında hiçbir şey kazanılmadan, boş
vaatlere kanan cunta lideri Kenan Evren’in kararı ile sağlandı.
Bütün
siyasal partileri kapatan 12 Eylül yönetimi, desteği din çizgisinde aradı,
tarikat ve cemaatlerle işbirliğine gitti; Gülen Cemaati’nin siyasal yükselişi
bu dönemde meşruiyet ve ivme kazandı.
Darbeler, Sağ İktidarlar ve
Başkanlık Sistemi III
1982
Anayasası ile, ülkenin Parlamenter yapısını, Evren’in gücünü arttırmak
için araya sokuşturduğu Cumhurbaşkanlığı ve YÖK yetkileriyle, melez bir sisteme
dönüştürdü:
Sonradan,
sivil dönemde yapılan birtakım değişikliklerle bir bölümü kaldırılan bu
maddeler, ülke yönetiminde söz sahibi olan kurum ve kuruluşlara
Cumhurbaşkanı’nın ve ona bağlı olan YÖK’ün temsilcilerini sokuyordu.
Hiç
kuşkusuz, bağımsız yargı ve özerk üniversite yönetimleri, müdahale edilen bu
kuruluşların başındaydı.
Bugünkü
başkanlık sistemi tartışmalarının kökü cunta lideri Evren’in
Cumhurbaşkanı seçildikten sonra elinde tutmak istediği yetkilere ve bu nedenle
de anayasanın melez bir nitelikte yazılmasına dayanır.
Daha
sonra, 12 Eylül’ün ürettiği ve onun devamı olan Özal iktidarı
sırasında başkanlık rejimi artık kamuoyunda tartışılmaya başlandı.
İlk
adım, Başbakanlık’tan Cumhurbaşkanlığı’na geçmeye hazırlanan Özal tarafından,
1987 seçimleri ertesinde atıldı…
Cumhurbaşkanlığı
döneminde Özal, başkanlık rejimiyle birlikte, federasyon ve Türkiye’nin
eyaletlere bölünmesi konularını da tartışmaya açmıştır.
Bütün
bunlar 12 Eylül 1980 darbesinin sonuçlarıdır.
Unutulmaması
gereken bir başka husus da bugünkü Atatürk düşmanlığının
temellerinin, 12 Eylül yönetiminin yaptığı baskı ve işkenceleri “Atatürkçü
Düşünce Sistemi” adı altında formüle ettiği ve gerçek Atatürkçülükle
hiçbir ilişkisi olmayan bir çerçeveye mal etme çabası ile atılmış olduğudur.
Zaten 12
Eylül darbecilerinin 1982 Anayasası da sadece kötü ve baskıcı bir anayasa
değil, aynı zamanda oylaması sırasında uygulanan baskılardan dolayı aynı
zamanda meşru olmayan bir anayasadır da:
Kırk
defa yazdım ve söyledim:
Oylama
sırasında bu anayasa taslağına karşı propaganda yapılması yasayla
yasaklanmıştır…
Yani
baskıyla filan değil, düpedüz yasayla!
Cumhuriyet
yazarı Oktay Akbal sırf bu anayasa taslağına karşı çıktığı için
yargılanmış, mahkûm olmuş ve hapse girmiştir.
Sadece
bu husus bile 1982 Anayasası referandumunun gayri meşru olduğunun bir
kanıtıdır.
Elbette
aynı oylama ile Evren’in Cumhurbaşkanı seçilmesi ayrı bir komedidir.
12 Eylül
1980 darbesi ve sonuçları askeri darbeler ile sağ iktidarlar arasındaki
ittifakın en tipik örneğidir.
12 Eylül
yönetiminin itibarlı bakanı Turgut Özal, cunta denetiminde yapılan ve
serbest olmayan seçimler sonunda başbakan olarak da Evren’le birlikte
ülkeyi yönetmeye devam etmiş ve askerlerle birlikte bugünlerin temellerini
pekiştirmiştir.
Şimdi
bütün bu olayların başkanlık sistemi ile ilişkisini belirleyecek en
önemli noktaya geliyoruz:
Darbenin
kendisi kadar, 1982 Anayasası oylaması da Türkiye’deki demokrasi deneyiminin ne
kadar kırılgan olduğunun en güzel kanıtıdır.
Hiçbir
iler tutar tarafı bulunmayan, baskıcı, özgürlük karşıtı olan, aynı anda Evren’i
Cumhurbaşkanı seçen, oylama öncesi aleyhte propaganda yapılması yasaklanan ve
bugün tartışmasız olarak antidemokratik niteliği herkesçe onaylanan bu anayasa,
halkımızın yüzde 92 gibi ezici bir çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir.
Halkın
yüzde 92’si yanılmış mıdır?
Yanıltılmış
mıdır?
Demokrasinin
temel nitelikleri ve anayasa konusunda böyle bir yanılma ya da yanıltılma
yaşanmış bir ülkede başkanlık rejiminin büyük sorunlara yol açacağı açık değil
midir?
Darbeler,
Sağ İktidarlar ve
Başkanlık Sistemi - IV
Türkiye’de
siyaset, askeri darbeler ve sivil sağ iktidarlar tarafından yozlaştırılan
demokrasi anlayışı ile biçimlendirilerek bugünlere gelindi.
Aslında
demokrasinin gelişmesini engelleyen hatalar zinciri, demokrasiyi hazmedememiş
olan Demokrat Parti yöneticileri ile başladı.
Oysa
onlar demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan, hukuk devletini, başta muhalefet
hakkı olmak kaydıyla temel hak ve özgürlükleri geliştireceklerine, tam tersine
çoğunluk baskısına yöneldiler.
Bütün
ilkel demokrasi deneyimlerinde yaşanan tipik saptırma ile halkın desteğini
alarak iktidara gelmiş olmalarını, temel hak ve özgürlükleri yok edecek yetkiye
de sahip oldukları biçimde yorumladılar…
Ne özgür
medya bıraktılar…
Ne
bağımsız adalet…
Ne özgür
sendika…
Ne de
özgür üniversite!
Elbette
bütün bunlar halledildikten sonra sıra muhalefete gelecekti…
Ve geldi
de!
Türkiye’de
demokrasiye karşı ilk darbeyi sivil DP iktidarı yapmıştır:
Demokrat
Parti’nin Meclis’te 15 milletvekilinden kurduğu “Tahkikat Komisyonu” hem
askeri hem sivil mahkeme yetkileriyle donatılmış, hem savcı hem yargıç olarak
görevlendirilmiş, hem de kararlarına karşı temyiz hakkı tanınmamıştı.
Bu
komisyonun görevi “Muhalefetin rejim aleyhtarı faaliyetlerini” soruşturmaktı.
Demokrasiye
karşı tam bir darbe niteliği taşıyan bu adım, CHP’yi kapatmaya ve seçimlere
ondan sonra gitmeye yönelikti…
Ve ne
yazık ki 27 Mayıs askeri darbesini tetikleyen, “bardağı taşıran son
damla”olmuştu!
27 Mayıs
1960, Menderes’in sivil darbesine karşı yapılmış bir harekettir.
Şimdi
bütün bunlar unutuldu…
Demokrat
Parti ve Menderes “demokrasi kahramanı” ilan edildi!
Oysa
Demokrat Parti ve Menderes, Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek ve
yerleştirmek yerine yozlaştıran ve bugünlerde hâlâ çözemediğimiz rejim
sorunlarının temelini atan “çoğunluk diktatörlüğü”anlayışının
sorumlusudur.
Türkiye’nin
geri kalmış toplumsal ve ekonomik düzeyi, buna dayalı olarak da sermaye ve işçi
sınıflarının gelişmemiş olması, ne yazık ki Demokrat Parti’nin ve Menderes’in
yaptığı bu sivil darbenin demokratik kurum ve kurallar çerçevesinde çözülmesini
engelledi…
Askerler
yönetime el koydu:
Böylece
hem askeri darbe geleneği başladı…
Hem de
daha kötüsü, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamı, sağ seçmenin baskı
altına alınması, bugün bile olumsuz etkileri süren derin yaralar açtı…
Türkiye’deki
demokratik rejim, askeri müdahale geleneğinin ortaya çıkmış olmasından ve de bu
idamlardan ve sağ seçmenin baskı altına alınmasından dolayı artık
sakatlanmıştı!
Bu
sakatlanma o denli derindi ki, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla işletmek
üzere hazırlanmış olan ve yüzde 62 oyla kabul edilen 1961 Anayasası bile ülkeyi
rayına oturtamadı.
Nitekim,
1961 seçimlerinden sonra Talat Aydemir’in iki başarısız darbe girişimi
daha yaşandı…
Arkadan
da 1961 Anayasası’na karşı yapılan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri
geldi.
Şimdi
başkanlık rejimi tartışmalarının yaşandığı bugünlerde bu kısa anımsatmayı
yapmamın nedeni, Türkiye’deki rejim sorununun sadece anayasalarla
çözülemeyeceğine işaret etmek içindir…
İyi bir
anayasa demokrasi için yeterli olsaydı, 1961 Anayasası ile iş biterdi!
Sorun,
toplumdaki demokrasi kültürünün düzeyinde…
Ve
iktidar sahiplerinin demokrasi anlayışında yatmaktadır.
Bu iki
öğenin arkasında ise toplumsal, siyasal, ekonomik ve sınıfsal bir birikim
eksikliği vardır.
Elbette
bütün bunlara ek olarak uluslararası konjonktürün de etkisi hesaba
katılmalıdır Türkiye’deki rejim tartışmalarında.
Arkası
perşembeye!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder