15 May 2012

Darbeler, Sağ İktidarlar ve Başkanlık Sistemi


Darbeler, Sağ İktidarlar ve Başkanlık Sistemi I
Emre Kongar
Türkiye’de bütün askeri darbeler, şu ya da bu biçimde, doğrudan veya dolaylı olarak sağ iktidarların önünü açmıştır.
1) 27 Mayıs 1960 müdahalesi, getirdiği çağdaş ve özgürlükçü anayasa yoluyla, sol ile birlikte sağın da siyasal örgütlenişine yardımcı olmuştur.
Her ne kadar sağ bir iktidar olan Demokrat Parti’yi iktidardan düşürmüş ve sonradan kapanmaz yaralara, uzun hesaplaşmalara yol açacak bir biçimde üç liderini asmışsa da, özellikle din ve milliyet tabanında gelişen ve o güne kadar Demokrat Parti şemsiyesi altında görünen sağın kendi mecralarında örgütlenmesinin önündeki engelleri de kaldırmıştır.
Gerek milliyetçilik tabanında gelişen akımlar, gerekse dinci-mezhepçi tabanda varlıklarını sürdüren tarikatlar ve hareketler, 1961 Anayasası’nın kabulünden sonra çok daha özgür bir ortamda gelişme olanağına kavuşmuştur.
Elbette farklı sol akımlar da aynı özgürlükçü ortamdan yararlanmış ve çeşitli örgütlenmeler bağlamında siyaset sahnesinde aktif olmaya başlamışlardır ama bunların önü çok kısa bir süre sonra yine askeri darbelerle kesilecektir.
Bugünkü gençler bilmezler, yaşayanlar da galiba unuttular:
O dönemde solcular, sağ kökenli milliyetçi ve dinci-mezhepçi hareketlerin de bu özgürlükçü ortamdan aynı ölçüde yararlanmasından yanaydılar.
Nurculuk başta olmak üzere bütün tarikatlar 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlükçü ortam içinde siyasal güç kazanmış ve hatta Gülen Cemaati, o dönemde Danıştay’a verilen ve altında ünlü Sosyoloji Profesörü Cahit Tanyol’un da imzası olan bir bilirkişi raporu ile “Tarikat değil, Cemaat” diye nitelenerek önündeki hukuksal engelleri aşıp siyasal arenadaki yerini almıştır.
Dönem Marx’ın beşli şemasının Asya Üretim Tarzı (AÜT) modeli ile revize edilmeye çalışıldığı, İdris Küçükömer’in bütün sağ ve sol kavramları altüst ettiği dönemdir.
O dönemin bugüne yansımalarını, mutlaka okunması gereken Zülâl Kalkandelen’in Cumhuriyet Kitapları arasında yeni çıkan “İdris Küçükömer’in Tezleri-İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” adlı kitabında görebilirsiniz.
27 Mayıs 1960, yarattığı özgürlükçü ortamda, o dönemdeki solcuların da desteğiyle dolaylı bir katkı sağlamıştır sağ iktidarlara.
2) 12 Mart 1971 muhtırası ülkede gelişen sol birikimi, anarşiye ve teröre yol açtığı gerekçesiyle, doğrudan doğruya ezmeye ve sağa destek vermeye yönelik bir harekettir.
Her ne kadar “Atatürkçü” bir söylem kullanmış ve önce bir teknisyenler kabinesiyle işe başlamışsa da, sonradan tam anlamıyla siyasetteki sağ sıçramanın ortamını hazırlamıştır:
Bütün solcular tutuklanmış, “Komünist değilim, Hümanistim” diyen Sabahattin Eyüboğlu bile gözaltına alınıp bir sandalye üzerinde gece gündüz sorgulanmıştı.
Adalet Partisi’nin, Demirel’e kızan Celal Bayar’ın da destek vermesiyle Ferruh Bozbeyli tarafından kurulan Demokratik Parti tarafından bölünmesi sonucunda 1973 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan CHP’nin yeni sloganı “Ortanın Solu” kahramanı Ecevit bile bu ortamda ancak Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi ile koalisyon yaparak hükümeti kurabilmişti.
Böylece dinci sağ, ilk kez kendi kimliğiyle iktidar ortağı oluyordu.
Temelleri zaten çürük olan bu hükümet, Kıbrıs harekâtından sonra bu olayı oya dönüştürmek isteyen Ecevit’in, Bozbeyli ile yakınlaşması sonunda koalisyonu bozmasıyla sona erdi; Bozbeyli son anda tutumunu değiştirip CHP’ye destek vermekten vazgeçince de ülke hükümetsiz kaldı.
Çünkü Demirel, Erbakan ve Türkeş, aynı oy deposuna, sağa dönük partilerin liderleri olduklarından anlaşamıyorlardı.
Lafı uzatmayalım, uzun müzakere ve uzlaşmalardan sonra 12 Mart 1971 darbecilerinin istediği oldu, liberal sağ, dinci sağ ve milliyetçi sağ, Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti ile iktidara geldi ve Türkiye’nin kaderi değişti.
Darbeler, Sağ İktidarlar ve Başkanlık Sistemi II
Türkiye’nin yapısını yeniden düzenleyen Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin en önemli özelliği dinci sağın yanında milliyetçi sağın da orta sağ şemsiyesi altından çıkıp kendi kimliği ile iktidara gelmiş olmasıydı.
Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde, Meclis’teki temsil oranları düşük olmasına karşın, güvenlik milliyetçi sağa, eğitim dinci sağa emanet edildi.
Bugünkü Türkiye’yi inşa eden yapısal dönüşüm artık büyük bir ivme kazanmıştı.
Aynı yapı İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti ile de güçlenerek sürdürüldü.
Bu dönemlerin başbakanı Demirel Türkiye’de en çok imam hatip okulu açan lider olarak övüldü.
Dönemi üreten ve damgasını vuran olay 12 Mart 1971 muhtırasıydı.
1971 darbe ruhunu yansıtan en iyi sözü Cevdet Sunay söylemişti:
Eski Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, “Türkiye’yi solcu gençlere mi emanet edeceğiz, elbette vatanını milletini seven, milliyetçi, mukaddesatçı imam hatip mezunlarına” diyordu.
Sunay, bir başka konuşmasında Amerikan karşıtlarını eleştirirken de, askerlerin ayağındaki postalı, üstündeki iç çamaşırı bile Amerikalıların verdiğini belirtmişti.
Yine genelkurmay başkanlarından Cemal Tural o sıralarda verdiği bir beyanatta komünizmi “Bin yıldır Türklerin düşmanı” olarak niteliyor ve insanlık tarihine büyük bir katkı sağlıyordu!
Fakat askerlerin, daha önce emir komuta zincirini bozarak iktidara el koyan meslektaşlarının yaptırdığı 1961 Anayasası’na karşı 12 Mart 1971’de aldıkları tedbirler yeterli görülmedi…
12 Eylül 1980 darbesi hazırlanmaya başlamıştı.
Zaten geçici olarak, iktidar nimetlerini paylaşmak için uzlaşmış görünen, liberal sağ, dinci sağ ve milliyetçi sağ koalisyonu da, orduyla birlikte giriştikleri Türkiye’yi dönüştürme çabalarında tam bir kaosa yol açmışlardı:
Ortaya çıkan anarşi, günde ortalama on kişinin canını alıyor ve ne hazindir ki can verenler arasında soldan ve sağdan genç evlatlarımız büyük bir yer tutuyordu…
Gençlik, sol ve sağ olarak, amansız düşmanlar halinde bölünmüş, eğitim sürdürülemez, günlük hayat yaşanamaz hale gelmişti…
İnsanlar sokağa çıkmaya, sinemaya gitmeye bile cesaret edemez olmuştu…
Öldürülen aydınlar Türkiye’nin bilgi ve kültür birikimini yok ediyor, ortalıkta dolaşan tehditler, ölüm listeleri, cinayetler, herkesi ve özellikle de politikacıları, sendikacıları, yazarları, üniversite hocalarını hedef alıyordu…
Bütün bunlar yetmezmiş gibi mezhep çatışmaları da körüklenmişti…
Çorum ve Kahramanmaraş katliamları o dönemde yaratılan utanç sayfalarıdır.
Bu ortam içinde Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin devamı olanaksızdı elbette; derin devlet ve ABD daha kesin ve keskin tedbirler peşindeydi.
1977 seçimlerinden CHP birinci parti olarak çıktı ama Ecevit, ancak on bir bağımsız milletvekilinin desteği ile iktidar olabildi ve bu gidişi durduramadı.
Üstelik bir de dünya petrol bunalımına bağlı olarak ekonomik kriz patladı, margarin, tüp gaz ve benzin sıkıntısı başladı.
Bu durum Ecevit’in de sonunu hazırladı ve iktidarı Demirel’in kurduğu azınlık hükümeti devraldı.
12 Mart 1971 muhtırasının ve onu izleyen bütün hükümetlerin ama özellikle de egemen olan Milliyetçi Cephe iktidarlarının yarattığı bu istikrarsız ortama cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçsuz turları da eklendi…
Ve ortam hazırlanınca ordu bir kez daha, bu kez ABD’nin açık desteğiyle, iktidara el koydu.
3) Türkiye’de başkanlık rejiminin ilk tohumları 12 Eylül 1980 darbesi ile atılmıştır.
Bu darbe tam bir sol karşıtıydı ve Amerikancı nitelik taşıyordu.
Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü, karşılığında hiçbir şey kazanılmadan, boş vaatlere kanan cunta lideri Kenan Evren’in kararı ile sağlandı.
Bütün siyasal partileri kapatan 12 Eylül yönetimi, desteği din çizgisinde aradı, tarikat ve cemaatlerle işbirliğine gitti; Gülen Cemaati’nin siyasal yükselişi bu dönemde meşruiyet ve ivme kazandı.

Darbeler, Sağ İktidarlar ve Başkanlık Sistemi III
12 Eylül 1980 darbesi sadece her türlü solu buldozerle ezip geçmekle kalmadı…
1982 Anayasası ile, ülkenin Parlamenter yapısını, Evren’in gücünü arttırmak için araya sokuşturduğu Cumhurbaşkanlığı ve YÖK yetkileriyle, melez bir sisteme dönüştürdü:
Sonradan, sivil dönemde yapılan birtakım değişikliklerle bir bölümü kaldırılan bu maddeler, ülke yönetiminde söz sahibi olan kurum ve kuruluşlara Cumhurbaşkanı’nın ve ona bağlı olan YÖK’ün temsilcilerini sokuyordu.
Hiç kuşkusuz, bağımsız yargı ve özerk üniversite yönetimleri, müdahale edilen bu kuruluşların başındaydı.
Bugünkü başkanlık sistemi tartışmalarının kökü cunta lideri Evren’in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra elinde tutmak istediği yetkilere ve bu nedenle de anayasanın melez bir nitelikte yazılmasına dayanır.
Daha sonra, 12 Eylül’ün ürettiği ve onun devamı olan Özal iktidarı sırasında başkanlık rejimi artık kamuoyunda tartışılmaya başlandı.
İlk adım, Başbakanlık’tan Cumhurbaşkanlığı’na geçmeye hazırlanan Özal tarafından, 1987 seçimleri ertesinde atıldı…
Özal Cumhurbaşkanı olduktan sonra bu tartışmalar iyice alevlendi…
Cumhurbaşkanlığı döneminde Özal, başkanlık rejimiyle birlikte, federasyon ve Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi konularını da tartışmaya açmıştır.
Bütün bunlar 12 Eylül 1980 darbesinin sonuçlarıdır.
Unutulmaması gereken bir başka husus da bugünkü Atatürk düşmanlığının temellerinin, 12 Eylül yönetiminin yaptığı baskı ve işkenceleri “Atatürkçü Düşünce Sistemi” adı altında formüle ettiği ve gerçek Atatürkçülükle hiçbir ilişkisi olmayan bir çerçeveye mal etme çabası ile atılmış olduğudur.
Zaten 12 Eylül darbecilerinin 1982 Anayasası da sadece kötü ve baskıcı bir anayasa değil, aynı zamanda oylaması sırasında uygulanan baskılardan dolayı aynı zamanda meşru olmayan bir anayasadır da:
Kırk defa yazdım ve söyledim:
Oylama sırasında bu anayasa taslağına karşı propaganda yapılması yasayla yasaklanmıştır…
Yani baskıyla filan değil, düpedüz yasayla!
Cumhuriyet yazarı Oktay Akbal sırf bu anayasa taslağına karşı çıktığı için yargılanmış, mahkûm olmuş ve hapse girmiştir.
Sadece bu husus bile 1982 Anayasası referandumunun gayri meşru olduğunun bir kanıtıdır.
Elbette aynı oylama ile Evren’in Cumhurbaşkanı seçilmesi ayrı bir komedidir.
12 Eylül 1980 darbesi ve sonuçları askeri darbeler ile sağ iktidarlar arasındaki ittifakın en tipik örneğidir.
12 Eylül yönetiminin itibarlı bakanı Turgut Özal, cunta denetiminde yapılan ve serbest olmayan seçimler sonunda başbakan olarak da Evren’le birlikte ülkeyi yönetmeye devam etmiş ve askerlerle birlikte bugünlerin temellerini pekiştirmiştir.
Şimdi bütün bu olayların başkanlık sistemi ile ilişkisini belirleyecek en önemli noktaya geliyoruz:
Darbenin kendisi kadar, 1982 Anayasası oylaması da Türkiye’deki demokrasi deneyiminin ne kadar kırılgan olduğunun en güzel kanıtıdır.
Hiçbir iler tutar tarafı bulunmayan, baskıcı, özgürlük karşıtı olan, aynı anda Evren’i Cumhurbaşkanı seçen, oylama öncesi aleyhte propaganda yapılması yasaklanan ve bugün tartışmasız olarak antidemokratik niteliği herkesçe onaylanan bu anayasa, halkımızın yüzde 92 gibi ezici bir çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir.
Halkın yüzde 92’si yanılmış mıdır?
Yanıltılmış mıdır?
Demokrasinin temel nitelikleri ve anayasa konusunda böyle bir yanılma ya da yanıltılma yaşanmış bir ülkede başkanlık rejiminin büyük sorunlara yol açacağı açık değil midir?

Darbeler, Sağ İktidarlar ve Başkanlık Sistemi - IV
Türkiye’de siyaset, askeri darbeler ve sivil sağ iktidarlar tarafından yozlaştırılan demokrasi anlayışı ile biçimlendirilerek bugünlere gelindi.
Aslında demokrasinin gelişmesini engelleyen hatalar zinciri, demokrasiyi hazmedememiş olan Demokrat Parti yöneticileri ile başladı.
Tek parti kültürü ile yetişmiş bu yöneticiler, yani esas olarak Celal Bayar ve Adnan Menderes ikilisi, tek parti lideri İsmet İnönü’nün kararı ile geçilen çok partili düzende, topluma demokratik kültür konusunda öncülük etselerdi bugün Türkiye’nin çehresi bambaşka olurdu.
Oysa onlar demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan, hukuk devletini, başta muhalefet hakkı olmak kaydıyla temel hak ve özgürlükleri geliştireceklerine, tam tersine çoğunluk baskısına yöneldiler.
Bütün ilkel demokrasi deneyimlerinde yaşanan tipik saptırma ile halkın desteğini alarak iktidara gelmiş olmalarını, temel hak ve özgürlükleri yok edecek yetkiye de sahip oldukları biçimde yorumladılar…
Ne özgür medya bıraktılar…
Ne bağımsız adalet…
Ne özgür sendika…
Ne de özgür üniversite!
Elbette bütün bunlar halledildikten sonra sıra muhalefete gelecekti…
Ve geldi de!
Türkiye’de demokrasiye karşı ilk darbeyi sivil DP iktidarı yapmıştır:
Demokrat Parti’nin Meclis’te 15 milletvekilinden kurduğu “Tahkikat Komisyonu” hem askeri hem sivil mahkeme yetkileriyle donatılmış, hem savcı hem yargıç olarak görevlendirilmiş, hem de kararlarına karşı temyiz hakkı tanınmamıştı.
Bu komisyonun görevi “Muhalefetin rejim aleyhtarı faaliyetlerini” soruşturmaktı.
Demokrasiye karşı tam bir darbe niteliği taşıyan bu adım, CHP’yi kapatmaya ve seçimlere ondan sonra gitmeye yönelikti…
Ve ne yazık ki 27 Mayıs askeri darbesini tetikleyen, “bardağı taşıran son damla”olmuştu!
27 Mayıs 1960, Menderes’in sivil darbesine karşı yapılmış bir harekettir.
Şimdi bütün bunlar unutuldu…
Demokrat Parti ve Menderes “demokrasi kahramanı” ilan edildi!
Oysa Demokrat Parti ve Menderes, Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek ve yerleştirmek yerine yozlaştıran ve bugünlerde hâlâ çözemediğimiz rejim sorunlarının temelini atan “çoğunluk diktatörlüğü”anlayışının sorumlusudur.
Türkiye’nin geri kalmış toplumsal ve ekonomik düzeyi, buna dayalı olarak da sermaye ve işçi sınıflarının gelişmemiş olması, ne yazık ki Demokrat Parti’nin ve Menderes’in yaptığı bu sivil darbenin demokratik kurum ve kurallar çerçevesinde çözülmesini engelledi…
Askerler yönetime el koydu:
Böylece hem askeri darbe geleneği başladı…
Hem de daha kötüsü, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamı, sağ seçmenin baskı altına alınması, bugün bile olumsuz etkileri süren derin yaralar açtı…
Türkiye’deki demokratik rejim, askeri müdahale geleneğinin ortaya çıkmış olmasından ve de bu idamlardan ve sağ seçmenin baskı altına alınmasından dolayı artık sakatlanmıştı!
Bu sakatlanma o denli derindi ki, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla işletmek üzere hazırlanmış olan ve yüzde 62 oyla kabul edilen 1961 Anayasası bile ülkeyi rayına oturtamadı.
Nitekim, 1961 seçimlerinden sonra Talat Aydemir’in iki başarısız darbe girişimi daha yaşandı…
Arkadan da 1961 Anayasası’na karşı yapılan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri geldi.
Şimdi başkanlık rejimi tartışmalarının yaşandığı bugünlerde bu kısa anımsatmayı yapmamın nedeni, Türkiye’deki rejim sorununun sadece anayasalarla çözülemeyeceğine işaret etmek içindir…
İyi bir anayasa demokrasi için yeterli olsaydı, 1961 Anayasası ile iş biterdi!
Sorun, toplumdaki demokrasi kültürünün düzeyinde…
Ve iktidar sahiplerinin demokrasi anlayışında yatmaktadır.
Bu iki öğenin arkasında ise toplumsal, siyasal, ekonomik ve sınıfsal bir birikim eksikliği vardır.
Elbette bütün bunlara ek olarak uluslararası konjonktürün de etkisi hesaba katılmalıdır Türkiye’deki rejim tartışmalarında.
Arkası perşembeye!

Hiç yorum yok: