Bu yeni yazıyı, dostum Tanju Cılızoğlu’nun eski sağlık
bakanlarından, günümüz Demokrat Partisi’nin ileri gelenlerinden ve Yurt
gazetesi yazarı Rifat Serdaroğlu ile yaptığı söyleşiden (Aydınlık, 23.04.12)
etkilenerek yazdım. Özellikle de şu cümle: “Yeni merkez sağ Atatürkçülüğe,
vatanseverliğe, laik cumhuriyete, ulusal birliğin korunmasına sahip
çıkmalıdır.”
Sözünü ettiğim yazılarda yukarıdaki cümlenin benzerlerini
serzeniş olarak kaç kez yazdım, kimbilir. Türkiye merkez sağını Avrupa’daki
benzerlerini örnek almaya kaç kez davet ettim, kimbilir?!
Merkez sağ partiler, merkez sol partiler gibi kurulu
düzenin, statükonun partileridir. Biraz daha tutucu olurlar.
Statükoların her zaman iyi ve kötü yanları vardır; paranın
yazı ve tuğra tarafları gibi. Türkiye gibi bir ülkede, sağ ve sol merkez
partileri, cumhuriyetin kuruluş ilkelerini, anayasanın ilk dört maddesi ile
174.maddesini birlikte savunurlar. Birlikte savunmak zorundadırlar. Yol ayrımı
anayasanın “sosyal devlet” anlayışında olabilir ve kuşkusuz kendilerine özgü
ekonomik programları olacaktır.
Batı ülkelerinde bu böyle olmuştur. Ama Türkiye’de hiçbir
zaman böyle olmamıştır.
Ortanın solunda olmak CHP’nin aklına ancak Temmuz 1965
yılında gelmiştir. Bu konuda İsmet İnönü şöyle der: “...Aslında laikiz
dediğimiz günden beri ortanın solundayız.” ( Kim Dergisi, 13 Ağustos 1965).
Peki CHP, “Ortanın solu!” dediği zaman bir merkez sağ
partisi olan Adalet Partisi ne demiştir? “Ortanın solu Moskova Yolu!” Kafiye
iyi oturuyor.
İş burada kalsa çok iyi. Geriye doğru iz sürmeye devam edersek:
Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (1930), Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı
(1924), Cumhuriyet öncesinin Ahrar ve Hürriyet ve İtilaf Fırkalarını
bulursunuz.
Hürriyet ve İtilaf ile Ahrar fırkaları İttihat ve Terakki’ye
muhalefet etmek için kurulmuşlardır. Prens Sabahattin ile Damat Ferit’in
partileridir. 31 Mart ayaklanmasını bu partiler çıkarmış ve Sevr’i bunlar
imzalamışlardır.
Günümüz İslamcıları, iktidarın ücretli askeri liberaller,
CHP’yi İttihat ve Terakki’nin devamı olmakla suçlarlar, ama bunları, Ahrar ile
Hürriyet ve İtilaf’ın torunları olmakla suçlamak kibar CHP’nin aklına gelmez.
Gelmesin, daha iyi!
1995’te Dünya Kitap dergisinin mart sayısında bakın neler
yazmışım bu konuda:
“Atalarınız olan partilerin adları Demokrat ve Adalet
olmasına karşın bu bağlamda ne gibi reformlar ve iyileştirmeler yaptınız
1950’den bu yana? Öğretim birliğini sağlayan yasayı çiğneyerek niçin yüzlerce
imam-hatip okulu açtınız? (Bunu ancak aşırı dinci, antilaik ve şeraitçi
partiler yapabilir).
1960’tan bu yana Avrupa’yla bütünleşmeyi amaçladığınız
halde, Anayasa, yasalar ve mevzuatı neden 1995’e kadar, liberal ve demokrat bir
Avrupa ülkesinin düzeyine getiremediniz, getirmek amacıyla çaba göstermediniz,
üstelik bu amaca yönelik çabalara karşı çıktınız? 14 mayıs 1950 tarihine kadar,
çağdaşlaşmak yolunda çok önemli mesafeler almış ilk, orta ve yükseköğrenimin
düzeyini niçin bozdunuz, ortaöğretime neden sistem anarşisi getirdiniz,
üniversiteleri niçin liseleştirdiniz?” (Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, S.441)
1965 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel’in kendine
danışman yaptığı, 1977 genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi’nden
milletvekili adayı olan, Süleyman Demirel’in 43.hükümeti döneminde Başbakanlık
Müsteşarı yapılan, 24 Ocak kararlarının mimarı olan kimdi? Merkez sağın ipini
çeken Turgut Özal değil mi?
Yazıya devam edeceğiz.
Son Güncelleme: Cumartesi, 05 Mayıs 2012 19:08
O Namık Kemal Zeybek ki Radikal gazetesinde yazdığı
yazılarla beni İslam düşmanı ilan etmiş ve bacanağı Aydın Doğan’a gammazlamıştı
(28.07.10 - 18.08.10). Benim Bolşevik mi, menşevik mi, komünist mi olduğuma
karar verememiş, ama (kendince) azgın bir İslam düşmanı olduğum kesinmiş. O
sırada, avukat arkadaşlar, beni hedef gösterdiği için N.K.Zeybek’i mahkemeye
vermemi tavsiye ettiler ama ben böyle bir şeyi kendime yediremedim.
Kuru deriden bal çıkartmak niyetinde değilim. Konumuz merkez
sağ olduğu için N. K. Zeybek aklıma geldi. Komünizmle Mücadele Derneği geçmişi
var mı bilmiyorum, ama MHP - ANAP - DYP içinde yer almış, bakanlık yapmış.
Şimdi de DP’nin genel başkanı.
Şimdi size iki ölçüt (kriter) vereceğim: Bir merkez sağ
mensubu, kimseyi “İslam Düşmanı” olmakla suçlamaz. Laik okulun laik
cumhuriyetin temeli olduğunu bildiği için Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu savunur.
Somut örnek: Hiçbir gerçek merkez sağ mensubu 4+4+4 yasasını savunamaz.
Ama yerini, yurdunu, adresini yitirmek bir ciddi bunalımdır.
İktidar yıllarını bir mirasyedi gibi geçiren, olanakları har vurup harman
savuran merkez sağ bunalımdadır. Çünkü baba-ata evinde bir İslamcı parti
oturmakta ve kendisinin asıl merkez sağ parti olduğunu iddia etmektedir. Merkez
sağ işgal altındadır. Bu durum ülkenin geleceği için son derece tehlikeli.
AKP’nin boşalttığı yere kim gelecek, o boşluğu legal, illegal kim(ler)
dolduracak?
Birçok aday var: Türk Taliban, El Kaide, Selefiler, Müslüman
Kardeşler... Ya da bir başka radikal oluşum. Ve şurası kesin ki bu oluşum
“Antikapitalist Müslümanlar” olmayacak.
Görüyorsunuz: Merkez sağın yerini kaybetmesi sonucu
Türkiye’nin başına neler geldi. Ve daha neler gelecek!
Merkez Sağ’ın en büyük günahlarından biri, ülkede cumhuriyetçi
bir merkez sağ kitlenin oluşumuna katkı yapmaması bir yana, bu oluşumun
gerçekleşmesine izin vermemesidir... Merkez sağın kemikleşmiş bir oy kitlesi
hiçbir zaman olmamıştır. Oysa solda bu kitle vardır. Bu kitle, tek başına,
şimdilerde, Cumhuriyet’i korumaktadır.
Turgut Özal’dan bu yana merkez sağ kabul edilebilecek kitle
ve taban büyük bir hızla lümpenleşti. Lümpenin partisi, ideolojisi, dini-imanı,
etiği-ahlakı olmaz. Merkez sağı yönetenler hiza ve istikametlerine bu kaypak
lümpen yığışımından baktıkları için yerlerini-yurtlarını kaybettiler ve
Türkiye’yi çıkmaza soktular. Bir kongre ile bunalımdan çıkamazlar, çünkü AKP’ye
kaptırdıkları yığışım ile aynı dili konuşamayacaklar. Yeni bir kitle yaratmak
için en azından çeyrek yüzyıl çalışmayı göze almaları gerek.
Ne söylesem, ne yazsam artık boş. En iyisi, Konstantinos
Kavafis’in 1911 yılında yazdığı “Tanrı Antonius’a Sırt Çeviriyor” başlıklı
şiirini okuyalım:
“Eğer, gece yarısı, duyulursa ansızın / geçişi görünmeyen
bir alayın / eşsiz müziklerle ve seslerle - / boyun eğen yazgına, başarısız
girişimlerine / ve hep hayalde kalan tasarılarına hayatının / ağlama sakın boş
yere. / Çoktandır bekleyen biri gibi, bir yiğit olarak, / veda et ona, bu giden
İskenderiye’ye. / Aldanmayasın sakın, demeyesin hele: / “Bir düştü bu,
kulaklarım yanlış duydu.” / Böylesine boş umutlara tenezzül etme. / Çoktandır
bekleyen biri gibi, bir yiğit olarak, yaraşırcasına böyle bir kentte yaşamak
kısmet olmuş birine / yaklaş sarsılmaz bir kararla pencereye / ve duygulanarak
dinle, ama / yakarmaları ve sitemleriyle değil korkakların. / Son bir haz
olarak dinle onları, / o gizemli ordunun benzersiz çalgılarını / ve veda et
ona, yitirmekte olduğun İskenderiye’ye.” (“Bütün Şiirleri”, Türkçesi: H. Millas
- Ö. İnce, Varlık Yayınları).
Bu şiiri dilimize çevirirken büyük bir acı çektim, ne zaman
hatırlasam içimi bir hüzün bastırır. Konum, “Geçti Bor’un pazarı” durumudur,
ama eşeği sürecek bir Niğde de yok.
2012’in Süleyman Demirel’i keşke 1965’in Süleyman Demirel’i
olsaydı.
Benim için, yeni dönemde üç merkez sağ politikacı örneği
var: Hüsamettin Cindoruk, Ufuk Söylemez ve Rifat Serdaroğlu. Hüsamettin
Cindoruk mükemmel bir cumhurbaşkanı adayıdır.
Namık Kemal Zeybek’in yeri ise merkez sağ bir Demokrat Parti
değil, AKP...
Son Güncelleme: Çarşamba, 09 Mayıs 2012 21:08
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder