Küresel kapitalizme güler yüz
Slavoj Zizek’in pek yerinde saptamasıyla, eskiden insan yüzlü sosyalizm arayışına çıkanlar vardı; günümüz soluysa, küresel kapitalizme bir insan yüzü/maskesi oturtma peşinde koşuyor. Zizek’in sol derken, öncelikli olarak batı solunu ve sosyal demokratlarını kastettiğini anlayabiliyoruz; ancak sosyalizmin bütün temel ilkeleriyle, kamuculuk, kalkınmacılık ve anti-emperyalistlikle tüm bağlarını koparıp atmış “batı solu” bugün dünyanın dört bir yanında, renkli darbelerin, renkli baharların mayası olarak karşımıza çıkıyor. Bizim “ileri demokrasimizin” de bir “ileri sosyal demokrasisi” var; yakın zamanda, hâlâ yanlış anlayan varsa diye, “70’ler modeli solculukla” ilgisi kalmadığına bir kez daha yeminler ediyor ve aynı nefeste Gülen’den destek istiyordu. Kılıçdaroğlu’nun sermayeyi ve Gülen’i teskin etmeye, onlara güvence vermeye çalıştığını anlayabiliyoruz; Türkiye’ye yol haritası vermeyi pek seven eski CIA Türkiye masası şefi Graham Fuller’ın, Türkiye için neden daha çok “sol” istediği açıktır.
70’lerde sosyal demokrasi
1950’lı yıllarda, Çin’in sosyalizme geçtiği, Sovyetler’in, ‘dognat’ i peregnat’, kapitalizme yetiştiği, Latin Amerika’da Castro’nun iktidarı aldığı bir dönemde batı dünyası, acımasızlığını dizginlemek, kamu haklarını bir ölçüde de olsa gözetmek zorunda kaldı ve adına “refah devleti” dedi. Refah devletinin başat savunucusu ve uygulayıcısı, sosyal demokratlar oldular. Ancak 70’lerle birlikte kapitalizmi reforme eden bütün adımların birer birer silinmesi yoluna girildiğini biliyoruz; aynı süreç içinde “sosyal demokrasinin” savunduğu kavramların da giderek içinin boşaltıldığını saptamak gerekiyor.
1970’li yıllar, aynı zamanda Türkiye’de 2010’lu yıllara açılan yolun da başlangıcına işaret ediyordu. Sosyalist parti TİP’in 15 milletvekili ile meclise girdiği; aydın, hatta insan olmanın sosyalist olmakla birlikte anıldığı; 15-16 Haziran’da işçi eylemlerinin, egemenleri İstanbul’da sıkıyönetim ilan edecek denli dehşete düşürdüğü; Kemalist programı kaldığı yerden ileri götürme amacıyla sivil-asker aydınların komiteler oluşturduğu bir dönemin korkusuyla 12 Mart geldi. Ardından gelen baskı günlerinde CHP’nin pekçokları için bir umut olduğunu biliyoruz. Öte yandan, 76 parti programında dış ticaretin devletleştirilmesine ve vergi yükünün ağırlıklı kesimini emekçilerin omuzundan sermayeninkine kaydırmaya yer yokken, NATO’ya, CENTO’ya ve Ortak Pazar’a vardır; bunları ve devrimci sendikaların içinin nasıl boşaltıldığını da hatırlıyoruz.
Elbette, “ileri sosyal demokrasi” için Ecevit’in kasketi dahi, pek, pek çok boldur; kravatsız yaka ve dizginsiz “demokrasi” dönemindeyiz. Mustafa Sönmez, nafile, bugüne kadar 50 milyar dolarlık kamu varlığının satışı hiçbir ciddi engelle karşılaşmadı, CHP ne yapıyor, diye soruyor. Nafile, çünkü CHP’nin meşgul olduğunu görebiliyoruz; komisyonculuğa merak salmıştır. Her komisyon AKP’nin kendi başına yapmaktan korkacağı kadar radikal geri adımlara “uzlaşmayla yapılmış” maskesi takmaktadır. Eğitim komisyonunda beni dinlemiyorlar diye serzenişte bulunmayı bilir, ama Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndan çekilmek aklına gelmez. Küresel sermayenin Türkiye’ye reva gördüğü ileri faşizm düzeni açısından sorun görülen herkesin, ancak aptalların görmezden gelebildiği sehven yüklemeler ve kırık cdlerle çuval çuval hapse atıldığı bir gönüllü sömürge ülkede, “darbe soruşturma” komisyonları kurulsun ister.
İleri “gülen” demokrasi
Bunlar olup biterken demokrasiden söz etmek ileri aptallık üreticileri gerektirir; ihtiyacın olduğu yerde de keşif ve yeni CHP esastır. “Kralın çıplak” olduğunu, kralı sevenin de sevmeyenin de pekala bildiği bir ülkede bir Kılıçdaroğlu çıkar ve “cemaatler siyasete karışmadıkça” der. Herkes “kadrolaşma” diye inler, “eğitiminden yargısına teslim alınıyor” diye feryat eder; sosyal demokrat Kılıçdaroğlu çıkar, “cemaat üyeleri de her yere gelebilir, görevine inancını karıştırmadıkça”, türküsü söyler. Maskesi bile çürümektedir.
Arap Baharı’nda sosyal demokrasiden ve Türkiye’den beklentiler
Washington Enstitüsü’nden Soner Çağaptay’a şükran borçluyuz. Kılıçdaroğlu gibi değil; ne düşünüyorsa onu söylüyor ve hem Washington Enstitüsü’ne, hem de The Jewish Policy Center’a, Amerika’nın Arap Baharı’nda Türkiye’den nasıl istifade edebileceğini yazıyor. “Sosyal demokrat” adını taşıyanların, pekala tasfiyecilik işlevi görebildiğinden de haberdar: 1970’li yıllarda bir başka sosyal demokrasi öyküsünü örnek veriyor ve Alman sosyal demokratlarının, Amerika’nın örtülü desteği ile, Portekiz’deki sosyal demokrat hareketi güçlendirerek sosyalist rejimi çözmede gördüğü işlevi anlatıyor. Beklentisinin, ılımlı İslam Türkiyesi’nin Ortadoğu’da direnen rejimlerin çözülmesinde benzer bir rol oynaması olduğunu görebiliyoruz; öncelikli piyon AKP’dir, ancak Kılıçdaroğlu da, bu yeni düzenin pek hevesli bir aktörü olduğunu gösterme sevdasında ileri atılıyor ve Arap Baharı’nın sosyal demokratlarına ev sahipliği yapıyor. Kamu yararını hatırlamamaya yemin etmiştir; ancak “evrensel” insan hakları sevdasıyla emperyalizmi değil, Esad’ı kınıyor.
Aptal yerine konmanın sonu
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızda türbanın meclise girmesini takdirle karşılamasından bir hafta sonradır. Aptallığın sonu yoktur, derler, ama maske maske olmaktan çıkmıştır ve aptal yerine konmanın bir sonu olduğunu biliyoruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder