28 Oca 2014

Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, ırkçılık ve Varlık Vergisi

Bu dizi yazı, bir fanatik Galatasaraylının, birtakım ırkçı, önyargılı, karşı devrimci ve cumhuriyet düşmanı “tayfa”  ile hesaplaşmayı amaçlamaktadır.
Şükrü Saraçoğlu “24 Ayar” bir Fenerbahçelidir ama ve asla bir ırkçı ve Varlık Vergisi Azraili değildir.
Durup dururken bu yazı neden çıktı? Fenerbahçe kulübü bazı mali güçlükleri aşmak için Kadıköy’deki stadyumun adını değiştirmek ve (ya da) adı kiraya vermek istiyormuş. Benim gönlüm, bir cumhuriyetçi olarak, böyle bir işe razı değil, ama Galatasaray’ın yöntemini Fenerbahçe de kullanıp Şükrü Saraçoğlu’nun adını tabelada koruyabilir. 
Buraya kadar iyi ama sonrası kötü: Fenerbahçe Stadyumu’nun adının değiştirilmesi söz konusu olunca, ardından hemen eski karalamalar başladı. Cumhuriyet döneminin en eğitimli, en donanımı, en namuslu, en fedakar kadrosu olan Saracoğlu-Mahmut Esat Bozkurt-Reşit Galip kuşağına karşı, laik ve demokratik bir devlet kurdular diye, karşı devrimcilerin ve cumhuriyet düşmanlarının amansız bir kini vardır. 
Bu kinin kaynağı, bu kahramanların kişilik ve temsil ettikleri kimliktedir.
***
“Mehmet Şükrü Saraçoğlu (d. 1887, Ödemiş - ö. 27 Aralık 1953, İstanbul), Türk siyaset ve devlet adamı. 1942-46 arasında Türkiye Başbakanı, 1948 ile 1950 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Saraçoğlu, 1924 ile 1942 arasında da değişik hükümetlerde Milli Eğitim, Maliye, Adalet ve Dışişleri bakanlıkları yapmıştır. İsmet İnönü ile beraber II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi savaşın dışında tutan politikalara yön vermiştir. Ayrıca 1934 ile 1950 arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürütmüştür.                                                                      
Ailesinin ilk çocuğudur. İlk ve orta okulu Ödemiş’te okuduktan sonra İzmir İdadisi’ne girdi. İzmir İdadisi’ni birincilikle bitirerek, İstanbul’da Mekteb-i Mülkiye’de eğitimini sürdürdü. 1909 yılında burayı bitirerek İzmir Valiliği Maiyet Memurluğu’na atandı. İzmir Sultanisinde matematik öğretmenliği yapan Saraçoğlu, 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi Müdürlüğü görevine getirildi.                                                                                                                          
1914 yılının Ocak ayında bir devlet bursu kazanan Saraçoğlu, Belçika’ya öğrenime gitti. Kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşı patlayınca hemen İzmir’e döndü. 1915 Mayısında Cenevre Siyasi İlimler Akademisi’nde okumak için İsviçre’ye giderek burada dört yıl kaldı ve bu fakülteyi çok iyi bir dereceyle bitirdi (1918).                                                 
Mondros Mütarekesi’nden sonra Cenevre’de yakın arkadaşı Mahmut Esat ile birlikte Cenevre Türk Yurdu Demeği’ne üye oldular. Saraçoğlu bu dernek adına Fransızca bir derginin yayınlanmasını üstlendi, Avrupa kamuoyunda Mondros şartlarının olumsuzluğuna tepki yaratmak için uğraşlar vererek Osmanlı Devletinin haklarını savundu.                                                           
O günlerde İzmir işgal edilince (15 Mayıs 1919) Mahmut Esat’la birlikte Türkiye’ye gideceğini öğrendiği bir İtalyan gemisine kaçak binip yurda döndü. Kuşadası, Nazilli ve Aydın yörelerinde kurulan Kuva-yi Milliye hareketlerinin örgütlenmesinde çalıştı. Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Meclisi Mebusan’ına İzmir milletvekili olarak seçildiyse de, İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgal edilmesi nedeniyle meclise katılamadan Kuşadası’na geri döndü.                             
Siyasal yaşam
Saraçoğlu, üç ay kadar bir süre yaptığı Ödemiş belediye başkanlığından sonra, 1923’te İkinci Dönem İzmir mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) katıldı. Fethi Okyar hükümetinde Maarif Vekilliği yapan Saraçoğlu, 1926’da Türk-Yunan Mübadele Komisyonu’nda Türk delegasyonuna başkanlık etti. 1927 ile 1930 arasındaki İsmet İnönü hükümetlerinde maliye vekilliğini üstlendi. Vekilliği sırasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu. Lozan Antlaşması’nın getirdiği sınırlamaların bitmesinden sonra yeni gümrük tarifelerini uygulamaya koydu. Dış ticarette “kota sistemini” getirdi. Dünyadaki Büyük Bunalım’ın etkilerim azaltmak ve ulusal ekonominin altyapısını oluşturmak amacıyla yürütülen bir dizi millileştirmede önemli rol oynadı. Vekillikten ayrıldıktan sonra Türk hükümeti adına ekonomik konularda temaslarda bulunmak üzere ABD’ye gönderildi. Dönüşünden sonra hazırladığı bir rapor, Türk pamuk sanayisinin yeniden düzenlenmesine temel oluşturdu. Saraçoğlu, 1932 yılında Paris’te Osmanlı borçlarının ödeme koşullarının saptanması görüşmelerini Türkiye adına yürüttü. 1933’te bir antlaşma imzaladı. Saraçoğlu’nun imzaladığı bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin maliyesi soluk aldı.                   
1933-1938 arasında İsmet İnönü ve Celal Bayar hükümetlerinde de Adliye Vekili olarak görev aldı. Adliye vekilliği döneminde genç cumhuriyetin devlet organlarının kurumlaşmasında da emeği geçen Saraçoğlu, 
bakanlıkları sırasında Avukatlık, Hakimlik, 
İcra-İflas kanunlarını hazırlamış ve çıkartmış, iş esasına dayalı cezaevlerinin oluşmasını ve ilk örnek olarak İmralı’nın kuruluşunu sağlamıştır. Barem ve Emeklilik kanunları da Saraçoğlu’nun zamanında çıkartılmıştır.” (Kaynak: Vikipedi) 
***
Şimdiye kadar yapmadıysanız, Şükrü Saracoğlu tipini, başta R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül olmak üzere, AKP kadrosunun yetenek ve donanımıyla karşılaştırın.


27 yıl aralıksız milletvekilliği, Bakanlık, Başbakanlık, TBMM Başkanlığı yapmış; bu arada Fenerbahçe kulübüne bir stadyum kazandırırken 16 yıl başkanlığını yapan bu yüce insan, öldüğü zaman Nişantaşı'nda kirada oturuyordu. Ödemiş'teki yayla evinden başka bir mülkü yoktu.
AKP & Fethullah & tarikatlarla uğraşmak yerine bir anıt insanı hakkıyla tanıtmayı tercih ediyorum.
Dışişleri Bakanlığı
"İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde siyasal yaşamının en önemli görevlerine atandı. Bu görevlerden ilki 1938 ile 1942 arasında. Celal Bayar ve Refik Saydam hükumetlerinde dış işleri bakanlığı. Bu görevi ve daha sonra geldiği başbakanlık görevinde Türkiye'nin II. Dünya Savaş'ının (1939-1945) dışında tutulması politikasında önemli rol oynadı.
Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi Britanya ve Fransa ile işbirliği görüşmeleri yaparken, Kurtuluş Savaşı'ndan beri yakın ilişkiler içinde olduğu Sovyetler Birliği'nin de Batılı devletlerin yanında yer alacağını umuyordu. Ancak Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanınca, Türkiye, Britanya-Fransız tarafında kalmakla Sovyetler Birliği ile ilişkilere devam etmek arasında bir seçim yapmaya zorlandı. Türkiye imzaya hazır hale gelen Üçlü İttifak'a (Britanya-Fransa-Türkiye) ters düşmeyen bir Sovyet ittifakı kurmak istiyordu. Sovyetler Birliği de, tamamen değişen uluslararası ortamda ilişkileri yeniden değerlendirme taraftarıydı. Bu doğrultuda Dışişleri Bakanı Saracoğlu 15 Eylül 1939'da resmen Sovyetler Birliği'ne davet edildi.
Sovyet tarafının istekleri nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanacak görüşmeler üç gün olarak planlanmasına rağmen 25 Eylül ve 1, 13, 15 Ekim tarihlerinde dört oturum halinde yapıldı ve 23 güne yayıldı. Josef Stalin ve Vyaçeslav Molotov'un da yer aldığı 25 Eylül'de yapılan ilk görüşmeden sonra Ankara'ya çektiği telgrafta görüşmeyi "boğuşma" olarak nitelendirdi. Sovyet tarafının başlıca dört maddede özetlenen talepleri (Türk Boğazlarının Türkiye ve Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulması; Montreux Boğazlar Rejimi'ne Karadeniz'de sahili olmayan devletlerin Boğazlar'dan geçemeyeceği garantisinin eklenmesi; Türkiye'nin Britanya ve Fransa ile giriştiği ittifak müzakerelerinin istişareye çevrilmesi ve Britanya ile Fransa'nın Sovyetler Birliği ile savaşa girmesi durumunda Üçlü İttifak'ın geçersiz sayılması) Türk tarafınca reddedildi. Görüşmelerden bir sonuç alınamayacağını gören Saracoğlu, 17 Ekim'de Moskova'dan ayrıldı ve 20 Ekim 1939'da Türkiye'ye döndü.

Saracoğlu bu gezi sırasında yediği bir yemekte kaptığı virüs nedeniyle beyin iltihabına yakalandı. Tedavi edildiği zannedilen hastalık yıllar sonra Saracoğlu'nun ölümüne neden oldu. 1 Eylül 1939'da Polonya'ya giren Almanya, Britanya ve Fransa'nın savaş ilanına da aldırış etmeyerek Belçika, Hollanda, ardından da Fransa'ya saldırdı (Haziran 1940). Alman güçlerinin Balkan ülkelerini de işgal etmesiyle Türkiye savaşın eşiğine geldi. Hitler'in asıl hedefi, Sovyetler Birliği topraklarıydı. Bu nedenle Türkiye'ye saldırmayacağını açıklayarak Ankara'ya bir saldırmazlık paktı önerdi. Türkiye'nin de Alman tehdidini savuşturmak amacıyla bu öneriyi kabul etmesi üzerine iki ülke arasında Türk-Alman Dostluk Paktı imzalandı (18 Haziran 1941).
Başbakanlığı
1942 yılında Refik Saydam'ın ani ölümü üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından 9 Temmuz 1942 günü başbakanlığa atanarak hükümeti kurmakla görevlendirildi. 5 Ağustos 1942'de hükümet programım okurken "Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalısacağız." demişti.
(O yıllarda "kan" sözcüğü "biyolojik soy" anlamında kullanılıyordu. Biyolojik soy da ırk anlamına gelmez. Ö.İ) Saracoğlu, başbakanlığı sırasında izlediği dış politikada bazı çevrelerce Alman yanlısı olarak nitelendirildi. Savaş yıllarında, Türk hükümetinde aralarında Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu ve Numan Menemencioğlu'nun da bulunduğu bir grup Almanya'yla ilişkinin sürdürülmesini destekledi. Almanya ile dış ticareti Alman para birimi "Reichsmark" ile yaptı. Türk banknotlarını Almanya'da bastırdı. Almanya'ya, paslanmaz çeliğin hammaddesi olan krom madeni sattı ve Sovyetler Birliği'nin işgal ettiği Kırım ve Kafkasya'daki eski Türk topraklarında askeri harekât yapmakta olan Alman ordusunu cephede takip etmek için komutanlar yolladı. 1942-1943'te Müttefik ordularının Kuzey Afrika'ya çıkması, ardından da Almanların Stalingrad'da aldığı yenilgiyle savaşın ibresi Müttefik Devletlerin lehine döndü. Türkiye de Müttefikler'e yakınlaşmaya başladı. Şükrü Saracoğlu da 12 Haziran 1943 tarihinde Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı'nda ABD'nin yanında olacağına karar verdiği gerekçesiyle ünlü Time dergisine kapak oldu. Saracoğlu, Mustafa Kemal Atatürk (1923, 1927) ve İsmet İnönü'den (1941) sonra Time kapağında yer alan üçüncü Türktür. (Kaynak: Vikipedi) 
Saracoğlu'nun başbakanlığı döneminin ekonomik alanda belki de en fazla akılda kalan ve bugün bile tartışılan girişimi, Kasım 1942'de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu oldu. Servetlerin bir defaya mahsus vergilendirildiği ve vergisini ödemeyenlerin bedensel çalışmaya tabi tutulduğu bu uygulamanın özellikle azınlıklara yönelik bir baskı aracı gibi uygulandığı ileri sürüldü. Topraksız köylülere toprak dağıtmaya yönelik Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu da onun başbakanlığında yürürlüğe kondu. Saracoğlu'nun ısrarla takipçisi olduğu bu kanun büyük toprak sahiplerinin itirazlarıyla karşılaştı. Milletvekilleri Cavit Oral, Emin Sazak ve Adnan Menderes köylüyü toprak sahibi yapacak bu reformlara tümden karşı çıktılar. Celâl Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü'nün, 12 Haziran 1945'te verdikleri Dörtlü Takrir, CHP içinden çıkacak yeni bir siyasi partinin ilk işaret fişeği oldu. Oysa, toprak reformu Atatürk'ün en büyük hayali ve vasiyetiydi.

Saracoğlu, 15 Mart 1943'te kurduğu ikinci hükümet döneminde ekonomide liberalleşmeye yöneldi. Cumhuriyet döneminin bütünsellik taşıyan seçim yasasını iki dereceli olarak hazırladı ve çıkarttı. "Açık oy-gizli sayım" esaslarına göre hazırlanan bu kanuna göre her seçmenin hangi partiye oy verdiği herkes tarafından görülebilecek, fakat oy sayımı gizli yapılacaktı.
Bu usule göre yapılan 1946 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kazandı. Demokrat Parti (DP) kurulduktan hemen sonra yapılan bu "erken seçim"de DP sadece 16 ilde seçime girebilmişti. 1946 seçimlerinden sonra hem yaşadığı sağlık sorunları hem de CHP içinde kan değişikliğine gitmek isteyen İsmet İnönü'nün kararıyla başbakanlığı Recep Peker'e bıraktı (7 Ağustos 1946). 1 Kasım 1948 ve 22 Mayıs 1950 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı. 1950 genel seçimleriyle milletvekilliği sona erdi ve siyaseti bıraktı.
Son yılları
Son yıllarında parkinson hastalığı ile mücadele etti. Fransa'da yapılacak tedavisi için verilecek ödenek konusunda Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın isteksiz kalması üzerine, İzmir İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi'nden öğrencisi olan Başbakan Adnan Menderes'in araya girmesiyle ödenek çıkarıldı. Fransa'daki tedavisinin de bir sonuç vermemesi üzerine Türkiye'ye döndü. Eşi Saadet Hanım'la birlikte İstanbul'a yerleşti. Teşvikiye'deki kira evinde 27 Aralık 1953'te, 66 yaşında öldü. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.
Eski Maliye Nazırlarından Ahmed Zühdü Paşa'nın torunu olan Saadet (Oraloğlu) Saracoğlu (ö. 1980) ile evliliğinden üç çocuk babası olmuştur. 1987 ile 1993 arasında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası başkanlığında bulunmuş olan Rüşdü Saracoğlu'nun dedesidir.
Fenerbahçe
Şükrü Saracoğlu 1934 ile 1950 arasında 17 yıl boyunca Fenerbahçe Spor Kulübü'nün başkanlığını yapmıştır. Alev Coşkun, Abdülkadir Yücelman'dan aktararak Ödemişten Zirveye Tırmananlar adlı kitabında olayı şöyle anlatıyor: "Saracoğlu'nun Fenerbahçe sevgisinden ve Maliye Bakanı olarak Fenerbahçe Kulübü'ne yaptığı katkılardan kısaca söz etmeliyiz.
Saracoğlu Şükrü, sevdalı bir Fenerbahçeliydi, takımının maçlarını hiç kaçırmazdı. O tarihlerde Fenerbahçe Kulübü'nün kendisine ait bir stadı yoktu.
Bir zamanlar ünlü olan ancak eski gücünü yitirmiş bulunan İttihad Spor'un Kadıköy'de kendisine ait bir sahası vardı. Fenerbahçe Kulübü giderek büyürken, Ittihad Spor giderek zayıflamıştı, taraftarı da kalmamıştı. Ne yapıp etmeli, bu stad Fenerbahçe'ye devredilmeliydi... Konu tartışılıyor ancak çıkış yolu bulunamıyordu. Sonunda Maliye Bakanı Saracoğlu, bir maddelik bir yasa teklifi ile bu konuyu çözmeyi ve Fenerbahçe'yi öne çıkartmayı başardı. Yasa teklifi şöyleydi: 'Aynı semtte bulunan iki spor kulübünden üye sayısı çok olan devam eder, diğeri kapatılır.' Şükrü Bey bu konuyu hükümetten ve meclisten sızıntıya yer vermeden geçirdi. Kapanan İttihad Spor'un adına kayıtlı bulunan futbol sahası, 1 Tl gibi sembolik bir rakamla Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü'ne devredildi. Hemen ardından Milli Emlak tarafından Fenerbahçe'ye kiralanan stad 25 Ekim 1929 günü düzenlenen spor bayramıyla, Fenerbahçe Stadı adını aldı." (S.195-196)
22 Temmuz 1998 yılında alınan kararla stadyumun adı Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu olarak değiştirilmiştir.
Saracoğlu’nun son günleriyle ilgili bir Fenerbahçe anısı var.  Alev ve Yasemin Çoşkun’un ortak kitabı olan  Ödemiş’ten  Zirveye Tırmananlar  (Ödemiş Belediyesi) adlı kitabından aktaralım: 
“O gün Fenerbahçe’nin, Kadıköy’de maçı vardı. Sıkı giyindi, Nişantaşı’ndaki evden çıkıp dolmuşa bindi, Kadıköy’e stadyuma doğru yola çıktı.
Dolmuşta sıkışarak oturan  bu yolcu insan  daha 5-6 yıl önce bu ülkenin başbakanıydı.                             Stad çevresi hıncahınç doluydu. Caddeye taşan bilet kuyruğuna  doğru yaklaştı. Soğuk vücuduna işlemiş, ara sıra da titriyordu. Parkinson hastalığı nedeniyle elindeki bastonu da titriyordu...                  
Fenerbahçe’ye verdiği ve 1948’de yeniden düzenlenen bu stad aslında onun eseriydi. İsterse, eski kulüp başkanı ya da eski başbakan kimliğiyle Şeref Tribünü’ne gider, maçı rahatça izleyebilirdi.                               
Ben eski başbakanım, Fenerbahçe’nin onursal başkanıyım demiyor, sıraya girip biletini almak istiyordu...
 İşte bu sırada, yanına yaklaşan kişi Saracoğlu’nu tanıdı, efendim diyerek saygıyla elini uzattı.                    -Sayın Başkanım, buyurun, buyurun ben size refakat edeyim. Saracoğlu, titreyen sesiyle,                   
-Kimsiniz diyebildi.                                                                                                                             
-Efendim ben kulüpten Faruk Ilgaz (1974-1976 döneminde başkan oldu), Fenerbahçe Kongre üyesiyim, sizi tanıyoruz.                                                                                                                                 
Genç adam koluna girdi, Şeref Tribünü’ne doğru yürüdüler. Saracoğlu alçakgönüllülükle Şeref Tribünü’nde kenarda bir yere oturdu.                                                                                                    
Takım sahaya çıkarken Faruk Ilgaz, Saracoğlu’na eğilerek “Efendim, bugün takım çok kuvvetli iki Fikret de sahada” diyecek oldu. Ama sözü ağzında kaldı.                                                            
Saracoğlu’nun yanaklarından iki damla yaş süzülüyordu.                                                                          
Daha sonra 1998 yılında, Aziz Yıldırım Başkanlığındaki Fenerbahçe Kulübü Yönetim Kurulu, 27 Temmuz 1998 tarihli kararıyla Fenerbahçe Stadı’na “Şükrü Saracoğlu Stadı” adını verdiler.           
Ödemiş’teki stada ve bir caddeye Saracoğlu adı verildi.                                                                          
2010 yılında da Ödemiş Ulus Meydanı’na bir heykeli değil alçakgönüllü bir büstü dikildi.” (s.300-301)                                                                                                                                         

Bu bölümü Ülker’e sesim titreyerek okudum. Hatun’un gözlerinden yaş akmaya başladı. Yazı bittiği zaman ikimiz de hıçkırarak ağlıyorduk.
Çocuğuna bilet alan başbakan
“Saracoğlu Şükrü, dürüst, yalın, düzgün ve alçakgönüllü bir kişiliğe sahipti. Onun futbol maçlarına olan düşkünlüğünü belirtmiştik. Kayınbiraderi Ali Oraloğlu ve çocukları Aydın ve Yılmaz’ın Ankara’da maça gitmelerinin öyküsü, onun dürüst karakterini ortaya koymak için anımsanır.
İşte Ali Oraloğlu’nun kendi anlatımıyla olay şöyledir:                                                                               “Yıl 1942... O zamanki adı ile ‘Hariciye Köşkü’ olan şimdiki  “Başbakanlık Konutu”ndayız. Burada Başbakan Şükrü Saracoğlu  oturuyor. Ben, yani kayınbiraderi, bir haftalığına, tatilden yararlanarak, Ankara’dayım.
O pazar önemli bir maç var. Hoş, o yaşta bizler için her maçın ayrı bir heyecanı ve önemi var. Gitmek için çırpınan iki yeğenimle bir olup ablam Saadet Saracoğlu’na (Şükrü Bey’in eşi), yalvarıyoruz. O da bu isteğimizi kocasına iletiyor. Aldığı cevap yeğenlerim Aydın ve Yılmaz Saracoğlu ile beni çok şaşırtıyor. ‘Tabii götürürüm. Yalnız stada girmeden bilet alacaklar, haberleri olsun.’                                                                                                                
002 plakalı Packard marka büyük arabaya hep beraber kurulup Çankaya’dan aşağıya süzülüyoruz. Üçümüz de çok keyifliyiz. Karakterini, davranışlarını çok iyi bilmeme rağmen, bilet almamızı söylemese, tek parti devrinin kudretli Başbakanının yanındaki çocuklarına “biletiniz nerede” diye kim soracaktı? Hele o devirde.
Stadın dış kapısı önüne gelince, eniştem Saracoğlu, şoföre otomobili durdurmasını söylüyor ve bize bakıp “Hadi çocuklar inin bakalım. Gişelerin önüne geldik” deyip portföyünden çıkardığı parayı uzatıyor ve ekliyor: “Bununla bilet alırsınız.” (s.288-289)

Biraz sonra yazıyı gazeteye göndereceğim. Ama gönderemiyorum. Bir eksik var gibi. Eksik varsa yarın tamamlayabilirim. Ama olmuyor. Sahneyi gözümün önüne getiriyorum. Demek ki koruma polisi ordusuyla gezmiyormuş. Bu ne biçim başbakan?
17 Ocak skandalı 1943 yılında yaşansaydı, Saracoğlu ne yapardı?
Böyle bir soygunculuk 1943 yılında olmazdı. Oldu diyelim. Saracoğlu oğlunu polise teslim edip ardından istifayı basardı. Devlet adamı onuru diye bir şey var! 
Kadim ve değerli dostum Alev Coşkun ile kerimeleri Yasemin Coşkun hanım kızımızın birlikte kaleme aldıkları ve Ödemiş Belediyesi tarafından yayınlanan Ödemiş'ten Zirveye Tırmananlar adlı ilginç kitabı yağmalamayı sürdürelim:
Savaşın Türkiye içindeki düşünsel ve eylemsel etkileri
"İkinci Dünya Savaşı sürerken, ülke içinde, kökleri Osmanlı'dan itibaren bulunan akımlar da hareket içindeydiler. Bu akımlardan en önemlisi 'Turancılık' akımıdır.
Haziran 1941'de imzalanan Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşmasından sonra, Turancı akımlar yalnız kamuoyunda değil, yönetimde de etkili olmaya başladı.
Savaşta üstünlüğünü koruduğu süre içinde, Almanya'nın resmi desteğinden de yararlanan Turancı akım güçlendi.
Almanya'nın Sovyet Rusya'ya saldırması karşısında, Türkiye'deki Turancı akım da harekete geçti. Kafkaslar ve Orta Asya Türkçülüğünü birleştirme hareketi bir anda ateşlendi.
Turancı Bozkurt dergisinin başyazarı Remzi Oğuz Türkkan, Hitlerin Rusya'ya saldırmasından hemen üç gün sonra (25 Haziran 1941) yazdığı yazıda Cumhurbaşkanı İnönü'ye çağrı yaparak 'Almanya'nın Rusya'ya saldırmasının, Orta Asya'daki esir Türklerin kurtuluşu için bir fırsat yarattığını' belirtti.
Orkun adlı dergide Turancı yazar Nihal Atsız, 1 Mart 1944'te 'Başvekil Saracoğlu'na Açık Mektup' adlı bir makale yayınladı.
Yazıda, Milli Eğitim Bakanlığı'nda solculara yer verildiği, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'in Sabahattin Ali gibi komünist düşünceler taşıyan kişilere bakanlık kadrolarında yer verdiği belirtiliyor, Köy Enstitüleri sürekli eleştiriliyordu.
Atsız, Orkun dergisinde 1 Nisan 1944'te ikinci mektubunu yayınladı. Yine Saracoğlu hedef alınmıştı." (s.266-267)

Burada duralım ve bir durum muhasebesi yapalım:
Bir tarafta Ödemişli bir binek hayvanlarına semer, palan gibi gereçler üreten emekçi bir sarac oğlu. Daha ilkokuldan itibaren okul birincisi. Liseyi birincilikte bitirdikten sonra İstanbul'da Mülkiye Mektebi'ni tamamlıyor ve 1909 yılında İzmir Valiliği'ni Maiyet Memuru olarak atanıyor. 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi Müdürlüğü'ne getiriliyor.
1914 yılında devlet bursu kazanarak Belçika'ya gidiyor. Birinci Dünya Savaşı çıkınca yurda dönüyor.
1915 yılında Siyasal Bilgiler okumak için Cenevre'ye gidiyor. 1918'de okulu pekiyi derece ile bitiriyor. 1919 yılında arkadaşı Mahmut Esat Bozkurt'la Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere yurda dönüyor. Ege bölgesinin kurtuluşunda destanlar yazıyor.
Kurtuluştan sonra bir süre Ödemiş Belediye başkanlığı yaptıktan sonra 1923'te, ikinci dönem TBMM'ne milletvekili olarak giriyor ve 1950'ye kadar tamı tamına 27 yıl milletvekilliği yapıyor. Bu süre içinde Maliye, Milli Eğitim, Adalet, Dışişleri bakanlıklarında bulunup Başbakan oluyor. Daha sonra iki yıl TBMM Başkanlığı yaptıktan sonra siyasetten ayrılıyor.
Bu 27 yıl içinde, Ödemiş'te sadece bir yayla evi yaptırabiliyor. Siyasetten emekli olduktan sonra Ankara'dan ayrılıp İstanbul Nişantaşı'nda bir kira evine taşınıyor.
Bankada birikmiş parası var mıydı? Bilmiyorum. Mahmut Esat Bozkurt adlı arkadaşının öldüğü zaman cebinde 5 lirası olduğunu da hatırlayalım.
Başbakanlığı döneminde iki oğlunu ve kayınını Ankara'da bilet aldırarak maça götürüyor.
İstanbul'da emekli bir yaşlı ve hasta olarak, dolmuşa binip Nişantaşı'ndan Fenerbahçe Stadyumu'na gidiyor. 17 yıl başkanlığını yaptığı ve stadyumunu armağan ettiği takımın maçını seyretmek için bilet almak üzere kuyruğa giriyor.
Adı, Fenerbahçe Stadyumu'na ölümünden 45 yıl sonra, 22 Temmuz 1998 tarihinde bir vefa borcu olarak verilmiş.
Günümüzde sadece torunu Şükrü Saracoğlu'nu biliyoruz.
Hakkında yolsuzluk yaptığına, rüşvet yediğine dair en küçük bir kanıt ve söylenti bile yok. Sadece ırkçı olduğu ve Varlık Vergisi yasasını çıkartarak bir "facia"ya yol açtığı söyleniyor.
Önümüzdeki birkaç yazıda bu iki iğrenç balonu da patlatmayı görev sayıyoruz.
***
Karşı tarafta, İmam-Hatip okulundan sonra liseyi dışardan bitiren ve dönemin özel bir Yüksek Ticaret Okullarından biri olan Aksaray Yüksek Ticaret Okulu'nu bitiren, 1969-1982 yılları arasında amatör futbol oynayan ve ciddi bir mesleği olmayan R.T. Erdoğan.
18 yaşında siyasete atılmış, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (1994-1998) olmuş. Okuduğu bir şiir yüzünden birkaç ay hapis yatmış. Daha sonra, CHP'nin yardımıyla yasaklılığı kaldırılmış ve önce milletvekili, ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı (2002) olmuş.
Rize'de bir üniversite (2012), İstanbul'da bir stadyum (2010), Türkiye'nin değişik yerlerinde birçok bulvar ve cadde Recep Tayyip Erdoğan adını taşıyor. Annesinin adına da bir okul var.
Belediye Başkanı iken ruhsatsız bir kira evinde oturuyordu. Şimdi, 12 yıl sonra, kendisinin, eşinin, kızlarının, oğullarının, damadının, eniştesinin ve yakınlarının, şaibeli olduğu iddia edilen milyarlık servetleri var.

Bitirmeden, bir küçük ama çok önemli ayrıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Biliyorsunuz, 1918 yılında, Cenevre'de Türk öğrencilerin kurduğu Türk Talebe Cemiyeti'nin başkanlığına Şükrü Saracoğlu seçilmişti. Derneğin önde gelen üyeleri şunlardı:
Bilal Aziz, Nurullah Ataç (Edebiyat adamı, eleştirmen), Sedat (Cemiyet İkinci Başkanı), Ahmet Dino (Kuvvayi Milliyeci), Şekip (Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç), Numan Menemencioğlu (Büyükelçi, Dışişleri Bakanı), Cevat Açıkalın (Büyükelçi), Rahmi Balaban, Selim Nüzhet, Mahmut Esat Bozkurt (Adalet Bakanı), Cemal Hüsnü (Milli Eğitim Bakanı), Ahmet Bedevi Kuran (Yazar), Fahri Tandoğan, İbrahim Alaettin Göksava, Sadrettin Celal (Yazar, bilim adamı), Heykeltıraş Nejat, Cevdet Nasıhio.
R.T. Erdoğan ile imam arkadaşlarının yıkmaya çalıştığı cumhuriyeti bu insanlar kurmuştu!
Bugün Şükrü Saracoğlu’nun ırkçılığı safsatasından söz edecektim. Ama izninizle biraz konu dışına çıkıp Profesör Ernst E. Hirsch’in Anılarım (Tübitak) adlı kitabında yer alan bir anısına yer vereceğim.

Atatürk’ün ülkesinde bir hukuk hocası                                                                                                  [1945 Mayıs ayı sonundaki yazılı ticaret hukuku sınavına hazırlanıyorum. Çekilen kura sonucu, ticaret hukuku yazılı olarak yapılacaktı. Sınav kâğıtlarını okuduktan sonra üstlerine notları da yazıp imzaladım ve dekanlığa teslim ettim. Aradan yarım saat geçti geçmedi, dekan Ansay, elinde bir sınav kâğıdı, yüzü bembeyaz, titreyerek odama kadar geldi. Ağzını açıp birşey söylemiyor, sadece elindeki sınav kâğıdını sağa sola sallayarak  hiç durmadan “olamaz olamaz” deyip duruyordu. Sakinleşmesini ve neyin olamayacağını lütfedip bana da söylemesini rica ettim kendisinden. “Bilmiyor musunuz, sınavda 3 (yani geçmez not) verdiğiniz öğrenci kim  biliyor musunuz?” diye sordu. “Nereden bileyim, zaten ismiyle tanıdığım öğrenci sayısı, üçü beşi geçmez. Hem ben sınavda notu, öğrencinin başarısına göre veririm, başka hiçbir kriterim yoktur”. “Olmaz, olamaz, mümkün değil. Başbakanın oğlu bu. Notunuzu değiştirmek zorundasınız. En azından bir 7 (= iyi) vermeniz lâzım!” Bu sefer “olamaz, olamaz” diye aynen tekrarlamak sırası bana gelmişti. “Başbakanın oğluyla başkasının oğlu  arasında ayrım yapmam mümkün değil. Üstelik en kötü kâğıt onunki. Öğrencilerin geri kalan hepsine “pekiyi” bile versem, onunki ancak kıtkanaat  “orta” alırdı. Ama bunların hiçbiri söz konusu olamaz. Verdiğim not neyse  o kalacak. Hiçbir şey değiştirmiyorum”. “Kendinizi düşünmeseniz beni düşünün, dekan olarak mevkiimi düşünün, Fakülteyi düşünün. Başbakan bize neler eder. Mutlaka değiştirmek zorundasınız bu notu, mecbursunuz.”  Bunun üzerine buz gibi bir sesle “Hiçbir şeye mecbur değilim, sayın Dekan. Verdiğim notlara siz karışamazsınız. Bu iş burada biter” dedim. Dekanın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu, o güne kadar kendisiyle hiç kimse bu şekilde konuşmamıştı. Hiddetten titreyerek odamdan çıktı, ama araya başka meslekdaşları koyarak beni kararımdan caydırmaya çalışmadı değil. Oysa bu meslekdaşlar, bunun boşuna çaba olduğunu çok iyi biliyorlardı. Nitekim hiç bir şey değiştirmedim.

24 Temmuz 1924’de Lozan’da imzalanmış olan antlaşma şerefine, Lozan günü kutlanıyordu.O gün Hukuk Fakültesinde devletin ileri gelenlerinin de katıldığı bir tören yapıldı. Bütün bakanlar, başlarında da başbakan olmak üzere salona girip, kendileri için ilk sırada ayrılmış olan yerlerine oturduklarında, Başbakanın gözü bana ilişti, beni tanıdı, yanıma gelerek şunları söyledi: “Çok teşekkürler, sayın Profesör, oğluma ne yapması gerektiğini en nihayet gösterdiğiniz için. Sonbahardaki ikmal sınavında sizi hayal kırıklığına uğratmayacak, emin olabilirsiniz. Bir kere daha yürekten teşekkürler!”. Dekan korkusundan bayılmak üzereydi, elinde olsa bir sıçan deliği bulup içine kaçacaktı. Hele başbakanın yüzündeki dostça ifadeyi, benim de gözlerimin parladığını gördüğünde, iyice telâşa kapıldı. Tören bittikten  sonra hemen ne olduğunu sordu bana. Şu cevabı verdim: “Başbakan benim kendisinden beklediğim tepkiyi gösterdi. Çünkü beni buraya getiren kendisidir ve bunu belli bir amaçla yapmıştır. Ve benim davranış biçimimden, Türkiye Cumhuriyetini Çağdaş Batı uygarlıklarının seviyesine çıkarma çabalarını son derece ciddiye aldığımı anladı.”  (S.332-333) ]

Ernst Eduard Hirsch                                                                                              
Ernst Eduard Hirsch (20 Ocak 1902, Friedberg (Hessen) - 29 Mart 1985, Königsfeld im Schwarzwald), Alman-Türk hukuk profesörüdür. Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde yirmi yıl ders vermiştir. Hirsch, Türk hükumetine çeşitli konularda danışmanlıklar da yapmıştır. Almanya’da Mart 1933 yılında Yahudi kökenli olması nedeniyle üniversitedeki görevinden dolayı aynı yıl Türkiye’ye iltica etti. Hirsch, bilimsel anlamda, Türk hukukunun her alanında önemli etkinliklerde bulunmuştur. Birçok yasanın kodifikatörüdür. Hirsch Ticaret yasasının oluşturulmasında çok büyük katkıda bulunmuştur. Özellikle Medeni Kanun ile Ticaret Kanunu arasındaki ikilik bu bilim adamının katkılarıyla giderilmiştir. “Atatürk Yasası” nın hazırlanmasını (1951) sağlamıştır. Bu yasa ile sadece, çağdaş Türk Devletinin kurucusu değil, fakat aynı zamanda onun fiziksel anısı olan heykeller de, ceza hukukunun yaptırımlarına bağlanarak korundu. Yine CHP’nin Altı (6) okunun Anayasa’ya girişini de sağlamıştır. “Pratik Hukukta Metod” isimli eseri hâlâ yeni baskıları yapılan bir hukuk kaynağıdır.                                                                                      
Berlin Belediye Başkanı Ernst Reuter tarafından Almanya’ya dönmesi konusunda ikna edildi ve 1953-1955 yılları arasında Berlin Serbest Üniversitesinde rektör yardımcılığı yaptı ve sonra rektör seçildi.                                                                                                                 
Almanya’ya döndükten sonra Alman vatandaşlığına yeniden kabul edildi ve Türk vatandaşlığından geri çekildi, ama ölümüne kadar Türk pasaportunu muhafaza ettiği rivayet edildi. (Vikipedi)

Profesör Ernst E. Hirsch, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin ırkçı şerrinden kaçıp Türkiye’ye sığınmış bir Alman Yahudisiydi. Şükrü Saracoğlu ırkçılık yaparken (!) ve ırkçı (!) Varlık Vergisi’ni çıkartırken nasıl bir tepki göstermiş olabilir? Ben bilmiyorum. Bilen varsa, bildiklerini bizimle paylaşsın lütfen. Bu tepki bildirimi önerisine öteki mülteci Yahudi profesörler de dahildir!
Biraz sonra okumanıza sunacağım yazı daha önce Hürriyet gazetesinde (27 Ocak 2009, "Barak Obama Nasıl Adam Oldu?" ve Aydınlık'ta (06.02.103, "Tarih Cehenneminde Irkçılık) adlarıyla iki kez yayınlandı. Hatırlayamadığım kadar da referans oldu. Bir kez daha okuyalım bakalım:

["Fransız felsefeci Alain Badiou "Le Sciècle" adlı kitabında, ana-babasının kendisine 1932 yılında armağan ettiği bir Larousse sözlüğüne dehşet içinde baktığını yazar. Irklar hiyerarşisi maddesinde, goril kafası ile Avrupalı kafasının arasında bir zenci kafası yer almaktadır.
1932 yılında yayınlanan Fransızca Dictionnaire Larousse'a göre 20 Ocak 2009 günü işbaşı yapan ABD Başkanı Barak Hussein Obama'nın ataları (çok değil 77 yıl önce) henüz insan kabul edilmemekteydiler ve yerleri goril ile beyaz insan arasındaydı...
1932 yılında yayınlanan ABD sözlüklerinde Fransız sözlükleri benzeri şeyler var mıydı, bilemem. Ama 1932 yılında Afro-Amerikalıların toplumsal yerleri Larousse sözlüğünü doğrulamaktaydı.
"Zenci"den "Afro-Amerikalı" tanımına giden ve ulaşan yol bir bakıma hem uzun hem de kısa.
İç Savaşı ve daha sonra Kara Derili hareketlerini bir yana bırakım, Barack Hussein Obama'nın doğduğu (1961) 60'lı yıllarda, beyazların boku daha değerli olduğu için, ataları beyazların girdiği helaya bile girememekteydi. Lokantaları falan bir yana bırakalım..."]
Fransız "Le Robert" sözlüğü ırkçılık anlamına gelen "Le Racisme" sözcüğünün, ırk anlamına gelen "Le Race" sözcüğünden 1930 yılında türetildiğini yazıyor. Irkçı anlamına gelen "Raciste" isim ve sıfatı da gene 1930 yılında kullanılmaya başlamış. Yani 1930 yılından önce ne ırkçı, ne ırkçılık sözcüğü var. Bu nedenle insanlar ırkçılığın ayıp bir şey olduğunu henüz bilmiyorlar.
Hitler'in Mein Kampf'ı 1925 yılında yayınlanmış, ırkçılık ve ırkçı sözcükleri 1930 yılında piyasaya çıkmış ama 1932 yılında yayınlanan Larousse sözlüğünün ırklar hiyerarşisi maddesinde bir zenci kafası, goril kafası ile Avrupalı kafasının arasında yer almakta...

Fransızca vikipedide (Wikipédia, l'encyclopédie libre) yayınlanan ırkçılık (racisme) maddesinde, "1939'da Oklahoma City'de, sadece siyah erkeklere (colored men) mahsus bir yerde su içen bir Afro-Amerikalı" görülüyor.
Demokrasi ve özgürlükler çağı İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başladı. İnsan Hakları kavramı ve yan kolları bu savaştan sonra oraya çıktı.
Irkçı (raciste) sıfatı ve ırkçılık (racisme) ismi Fransa'da sözlüklere 1930 yılından itibaren girdi.
Irkçı sıfatını sözcük olarak ilk kullanan kişinin Leon Trotsky olduğu ve bu sözcüğü ilk kez Rus Devriminin Tarihi adlı kitabında kullandığı söylenir. İsim ve sıfat olarak Larousse sözlüğüne 1932'de girdi.
1930'larda, 1940'larda ırkçı ve ırkçılığın ne ne olduğu biliniyor ne de umursanıyordu.
İsnanlığın çağdaş anlamda uygarlaşmasının tarihi olarak Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu kabul edebiliriz.
Birleşmiş Milletler (United Nations) tabiri ilk olarak Franklin D. Roosevelt tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik ülkeler için kullanılmıştır.
İlk resmî kullanımı ise 1 Ocak 1942 yılında Birleşmiş Milletler'in beyannamesinde ve Atlantik Bildirisi'ndedir. Bu tarihten sonra müttefik devletleri kendilerini "United Nations Fighting Forces" olarak adlandırmışlardır. Birleşmiş Milletler fikri 1943 yılında Moskova, Tahran ve Kahire'de müttefiklerin toplantıları sırasında çıkmış olup Fransa, Çin, Birleşik Krallık, ABD, SSCB'nin temsilciliğiyle oluşmuştur.
25 Nisan 1945'de aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 50 ülkenin temsilcileri, San Francisco Konferansı'nda bir araya gelerek 111 maddeden oluşan Antlaşma'ya son şeklini verdiler. Antlaşma, 25 Haziran 1945'te oybirliği ile kabul edildi ve ertesi gün imzalandı. 24 Ekim 1945'de Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin yanı sıra imza sahibi öteki devletlerin çoğunluğunun da onaylamasıyla Antlaşma yürürlüğe girdi ve Birleşmiş Milletler kuruldu.

Daha sonra insan haklarıyla ilgili olarak, Birleşmiş Milletler örgütü çerçevesinde şu anlayışlar oluştu:
-İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (10.12.1948)
-İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (04.11.1950)
-Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (18.12.1979)
-İşkenceye ve Diğer Zalimane; İnsanlık dışı veya Onur Kırıcı Muameleye karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (10.12.1984)
-İşkence ve İnsanlıkdışı veya Onur Kırıcı Muamele ve Cezanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi (26.11.1987)
-Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (20.11.1989)

Nasıl 1948'de imzalanan Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nden (SSECS) önceki olaylar hakkında "Soykırım" kavram sözcüğü kullanılamazsa, 1948 öncesinin bazı özel olaylarını ırkçı ve ırkçılık isim ve sıfatının kullanarak değerlendirmek doğru olmaz.
Kaldı ki Şükrü Saracoğlu 1942 yılında TBMM'de yaptığı konuşmada "Biz türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. (Bravo sesleri, şiddetli alkışlar). Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve en azından, o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (Bravo sesleri, alkışlar) Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu yönde çalışacağız." (Bravo sesleri ve alkışlar)demiştir.
Kendisini alkışlayan milletvekilleri arasında, daha sonra Demokrat Parti'yi kuracak ve kendisini şovenist olmakla suçlayacak olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü de vardır.
Ardından 9 Kasım 1942 tarihinde çıkartılacak olan Varlık Vergisi Kanunu, 2000'lerde, kimi unutkan ve bencil Yahudiler, yılkıya çıkmış (bırakılmış) İkinci Cumhuriyetçiler, Bobstil solcular tarafından "Irkçı Yasa" olarak vaftiz edilecektir.
Oysa Varlık Vergisi'nin yaptığı ayrımcılık Türkler ve Azınlıklar (Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Levantenler...) arasında değil, zenginler ve yoksullar arasındadır. Zenginlerin azınlıktan olması, Müslüman Türklerin yoksul olması toplumsal ve ekonomik bir gerçektir.
Irkçılık iddiası bu gerçeği gizlemeyi amaçlamaktadır. Düzenbazlıktır! 

Şükrü Saracoğlu, 9 Temmuz 1942 tarihinde başbakan oldu. İkinci Dünya Savaşı'nın en sıcak günleridir. Alman orduları kapıya dayanmıştır. İçerde, Alman ordularının SSCB topraklarında ilerlemesiyle orantılı olarak ırkçı Turancılık akımı yükselişe geçmiştir. Turancılar ve Alman yandaşları Türkiye'nin Almanya'nın yanında savaşa girmesini istemektedir. Öte tarafta İngiltere, Türkiye'nin Müttefikler yanında savaşa girmesi için baskı yapmaktadır.
"Saracoğlu, etrafı savaşla çevrilmiş Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları dile getirdikten ve her alanda alınacak önlemleri belirttikten sonra, "biraz da daima artan, daima kuvvetlenen hiç bir vakit değişmeyecek olan imanlarımızdan ve varlıklarımızdan söz edeceğim" diyerek, şunları söyledi:"
-"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. (Bravo sesleri ve alkışlar). Bizim için Türkçülük kan meselesi olduğu kadar ve en azından, o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (Bravo sesleri ve alkışlar). Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu yönde çalışacağız." (Bravo sesleri ve alkışlar).
-"Dünkü Türk gençleri bağımsız ve özgür bir vatana sahip olmak... memleketi müspet ilimlerle idare etmek ve vatanın hayat ve servet kaynaklarını memleketin elinde görmek istiyorlardı. Bugün bütün bu idealler birer birer gerçekleşti. Vaktiyle İzmir'in atlarla çekilen tenekeden tramvayları bile yabancı bir şirketin imtiyaz konusu sayılmıştı. Bu vatanın dört bucağında muntazaman işleyen trenler, yer yer kurulan fabrikalar sadece Türk bilgisi tarafından yaratılmıştır." (Alkışlar) "Türk köylüsünün biraz daha yükseldiğini görmek istiyoruz."
-"Köy Enstitüleri köylerimizi ve köylülerimizi daha şimdiden yükseltmeye başlamıştır."
-" Köylüyü topraksız, toprağı da köylüsüz bırakmayacağız, (Alkışlar) ve yavaş yavaş toprağı, sanatı ve tekniği sadece bilginin emrine geçireceğiz." (Bravo sesleri).
-"Ekonomik ve siyasi alanlarda devletçilik, fertçilik ve kooperatifçiliğe bırakılan sahalar o kadar geniştir ki bunlar arasında bir menfaat çarpışması asla olmayacak ve ileride de olmaması için daima dikkatli ve hesaplı yürüyeceğiz".
-Bizde imtiyazlar ve sınıflar asla mevcut olmadı. Demokratlık Türk tarihinin derinliklerinden yuvarlanıp gelen büyük bir gerçektir. Biz halkçı idik. Halkçıyız ve daima halkçı kalacağız" (Bravo sesleri).
-"Biz ne sarayın ne sermayenin ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin egemenliğidir."
-"Hep birlikte bir tek yoldan ve bir tek hedefe doğru yürüyerek Türk köyünü ve Türk köylüsünü muhakkak yükselteceğiz. Böyle bir ideal için güvendiğimiz en büyük varlık inan, bilgi ve fedakârlıktır. Daha büyük bir varlık da, bu işler konuşulurken, bu işler yazılırken, bu işler yapılırken Atatürk'ün daima aramızda yasamakta olmasıdır (Sürekli ve şiddetli alkışlar)".
-"Türkün bugünkü kudret ve hakimiyetini yaratan Büyük Millet Meclisimizden ve o Meclisi oluşturan siz milletvekillerinden güven ve yardım isteyerek sözlerime son veriyorm." (Bravo sesleri ve alkışlar). (Kaynak: Alev Coşkun, Ödemiş'ten Zirveye Tırmananlar, S.250-252 )

Günümüzde, Sükrü Saracoğlu'nun ırkçı olduğuna inanmışlar için, yukarıdaki hükümet programında ırkçılıkla ilgili tek satır, tek görüş var mı? Yok! TBMM'de oturuma katılanların tamamı, konuşmayı "Bravo sesleri ve alkışlarla" desteklemiş.
Ama biz bununla yetinmeyip aşağıdaki cümleye kuşkuyla yaklaşalım. Adam "Türküz", "Türkçüyüz" diyor. Günümüzün naylon demokratları için, bu iki sözcük Saracoğlu'nun ırkçı bir pislik olduğunu kanıtlamaktadır (!).
1942 yılında, savaşın göbeğinde, "İngiliziz, İngilizciyiz", "Fransızız, Fransızcıyız", "Almanız, Almancıyız!" demeyen var mıdır? Demeyenin gözünü patlatırlar. Norveç'te de patlatırlar, Finlandiya'da da patlatırlar.
Başbakan Şükrü Saracoğlu, hükümetinin programını okurken, herkes İngilizken, Fransızken, Almanken, Amerikalıyken, Japonken, "Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük kan meselesi olduğu kadar ve en azından, o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir... Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu yönde çalışacağız" demeyecek miydi?
Demeseydi, bütün Turancılar sokaklara dökülürdü.
Bu cümleden gocunacak bir tek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabilir mi?
1942 yılında "kan", terminolojide, ırkın değil biyolojik soyun karşılığı idi.
Ama cümlenin geri kalan tarafı, Saracoğlu'nun cümleninin anlamsal ağırlık merkezi olmaktadır: Türklük ve Türkçülük "bir vicdan ve kültür meselesidir!". Bu anlayış reddedici değil, kucaklayıcıdır.

Şükrü Saracoğlu, hükümet programı konuşmasında, epeyce haramzadeyi, yobazı, mütegalibeyi, toprak ağasını, ayan artıklarını ürkütmüştü. Ama bu cümle ile değil, şu cümlelerle:
-Köy Enstitüleri köylerimizi ve köylülerimizi daha şimdiden yükseltmeye başlamıştır."
-Köylüyü topraksız, toprağı da köylüsüz bırakmayacağız, (Alkışlar) ve yavaş yavaş toprağı, sanatı ve tekniği sadece bilginin emrine geçireceğiz." (Bravo sesleri).
-Biz halkçı idik. Halkçıyız ve daima halkçı kalacağız" (Bravo sesleri).
-"Biz ne sarayın ne sermayenin ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin egemenliğidir."
-"Hep birlikte bir tek yoldan ve bir tek hedefe doğru yürüyerek Türk köyünü ve Türk köylüsünü muhakkak yükselteceğiz. Böyle bir ideal için güvendiğimiz en büyük varlık inan, bilgi ve fedakârlıktır. Daha büyük bir varlık da, bu işler konuşulurken, bu işler yazılırken, bu işler yapılırken Atatürk'ün daima aramızda yaşamakta olmasıdır (Sürekli ve şiddetli alkışlar)".

Cumhuriyetin "Üreten köylü milletin efendisidir!" felsefesi doğrultusunda yapılan bir konuşma: Köy Entitüsü'nü yüceltiyor, Toprak Reformu'nu haber veriyor. Demokrat Parti'nin kurulmasına yol açan toprak reformunu. Öyleyse atış serbest!.
Dünkü yazıda sadece can alıcı noktaları aktarılmış olan bu kapsamlı konuşma Saracoğlu hükümetinin izleyeceği politikaları açıkça gösteriyordu. Saracoğlu Nazi ve ırkçılık yanlılarına karşı kucaklayan Türkçülükten söz etmişti. Ancak sonraları özellikle 1950'den sonra Saracoğlu'nun bu konuşmasından "Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve en azından o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir" cümleleri alınarak Saracoğlu "ırkçılık" ve "şövenistlikle" suçlanmıştır.
Oysa Saracoğlu bu cümlelerin sonunda "Biz azalan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her zaman bu yönde çalışacağız" diyerek, "radikal, ırkçı ve şovenist milliyetçilik" yapılmadığını belirtmiştir.
Kaldı ki bu konuşma 5 Ağustos 1942 tarihinde, yani savaşın en şiddetli ve hararetli günlerinde yapılıyordu. Kuşkusuz ülkenin başbakanı, vatandaşlara moral aşılamak zorundaydı.
Saracoğlu'nun konuşmasında "Biz halkçı idik, halkçıyız ve daima da halkçı kalacağız" cümlesi de vardı. Bu noktaya kimse dikkat etmiyordu. Hem "halkçı", hem "ırkçı" nasıl olunabilirdi?
Şimdi biraz da Saracoğlu hükümetinin uygulamalarına bakalım. (Kaynak: Alev Coşkun, Ödemiş'ten Zirveye Kırmananlar, S.252)
Hükümet uygulamaları
9 Temmuz 1942'de güven oyu alan Birinci Saracoğlu hükümeti, Mart 1943 tarihine kadar sürdü. Bu arada seçimler yenilendi ve 8 Mart 1943'te Saracoğlu yeniden hükümet kurdu. Bu ikinci hükümet de, 12 Ağustos 1946 tarihine kadar sürdü. Böylece Saracoğlu, kurduğu iki hükümetle tam 4 yıl 1 ay 3 gün Başbakan olarak görev yaptı.
Saracoğlu hükümetlerinin en önemli icraatları şöyle sıralanabilir:
1.Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün dış politikası çerçevesinde Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı dışında tutulmasını sağlamak,
2.Savaş nedeniyle baş gösteren ekonomik sıkıntıların üstesinden gelmek, yüksek enflasyonu durdurmak, fiyat gelişimlerini izlemek, karaborsayı önlemek,
3.Savaş nedeniyle, sınırları bekleyen ve sayıları bir milyonu aşan askerlerin savaşla ilgili askeri araç gereçlerinin sağlanması ve gerek halkın gerekse askerin gıda gereksinmelerini karşılamak.
Saracoğlu, savaş koşullarının dayattığı bu gereksinmeleri karşılamak için olağanüstü yollara başvurdu: Bunlar Milli Korunma Yasasının düzeltilerek sürdürülmesi, Varlık Vergisi, Toprak Mahsulleri gibi olağanüstü önlemlerdir.
İkinci Dünya Savaşı başladığında yukarıda da belirtildiği gibi Türkiye'nin ekonomisi zaten yetersizdi.
Savunma giderleri olağanüstü artmıştı. Zaten yetersiz olan ekonomi savaşın da etkisiyle çok kötü bir durum gösteriyordu. İhracat ve ithalat geriledi. Türkiye I. Sanayi Planını 1933 yılında uygulanmaya başlamıştı, ancak 1938'de uygulamaya başlanacak olan II. Beş Yıllık Plan askıya alınmak zorunda kalındı." (Age.s,253)

Savaş nedeniyle askere alınan genç nüfus, tarımda üretim düşmesine neden olmuştu. Bir kısır döngü söz konusuydu, şöyle ki:
Sınırları korumak için genç askere gereksinim vardı, ancak vatanı korumak için sınırlara gönderilen genç nüfus tarlada çalışmadığı için tarımsal üretim de düşüyordu.
Savaş nedeniyle dışarıdan buğday ve gıda maddesi ithal etmek olanaksızdı.
1939'da 4.2 milyon ton olan buğday üretimi, 1942 yılında yarıya 2.2 milyon tona geriledi.
Bunun yanında asker için ilave olarak buğday stoklanması da gerekiyordu.
Hükümet, israfın önüne geçmek ve adaleti sağlamak amacıyla 19 Aralık 1941'de, Dr. Refik Saydam'ın Başbakanlığı döneminde ekmeği İstanbul'da karneye bağlamıştı. 1942 yılı Ocak ayından itibaren bu durum bütün Türkiye'ye yayıldı. Nüfus başına 300 gram ekmek veriliyordu.
Gerçi, Başbakanlığa gelen Saracoğlu, Refik Saydam hükümetinin bazı ekonomik programlarını, özellikle başarılı olmayan Milli Koruma Kanunu uygulamalarını yumuşatmıştı, ancak ekonomik sıkıntılar sürüyordu.
Bütçenin durumu
Saracoğlu döneminde, devlet bütçesinin durumuna bakmalıyız: 1942 bütçesinde en yüksek gider kalemi, doğal olarak Milli Savunma giderleriydi. 1942 yılı bütçesinde bu kalem bir yıl öncelerinden 27 milyon lira fazla ile 101 milyon TL'ye çıkmıştı. (Age.s.254)
Ekmekten kısarım mektepten kısmam
Bir yıl önceye göre giderleri büyük oranda artan öteki Bakanlık ise, Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığıydı. Onun bütçesi de 19 milyon TL'den 27 milyon TL'ye çıkarılmıştı. Bu para ile özellikle Köy Enstitüleri ve meslek öğretim hamleleri yürütülüyordu.
Bunun özeti, halkın eğitilmesine, köyün eğitilmesine ve Köy Enstitülerine verilen önemdir. Gerek Cumhurbaşkanı İnönü gerek Başbakan Saracoğlu için eğitim, savaş içinde bile en önemli konuydu.
Saracoğlu İnönü'ye danışarak şöyle demişti: "Ekmekten kısabiliriz ama mektepten kısamayız." (Age.s.255)

Bütün bunlar olurken Mersin, Mahmudiye Mahallesi, Bozkurt (Hastane) Caddesi, Büyük Çıkmaz Sokak'taki sokağı tıkayan evde, eşek arısı sürüsü başımdan soktuğu için, beyin humması hastalığı yüzünden komada yatmaktayım. Dokuz ay sonra uyanacağım, yürümeyi yeniden öğreneceğim.
Evlerin camları mavi ya da siyaha boyanmış. Tayyareler görmesin diye. Arada sırada canavar düdüğü (siren) çalıyor. Tehlikeyi haber vermek için.
Yitirdiğim nüfus kağıdımda ekmek karnesi ve Sümerbank'ın kaput bezi, pazen mührü var.
O yılları yaşadım ben.
1943 yılında Kayatepe İlkokulu'nda okula başladım. Öğretmenimin adı Sıdıka Bediz'dir.
O yıllarda, kimsenin şemsiyesi, paltosu, yağmurluğu falan yoktu. Ayakkabılarımızın altına pençe üstüne pençe yapılırdı, kabara çakılırdı. Kabara at nalı çivisine benzer bir şeydir. Beton ve taş üzerinde gıcırdar.
Savaş dolayısıyla Deniz Harp Okulu Mersin'e taşınmıştı. Sokaklarda, henüz devlet kuramamış, Filistin'e geçmek için bekleyen Avrupalı Yahudi göçmenler vardı.
1948 yılında Birleşmiş Milletler kurulduğu zaman Halkevi'ne (şimdiki Opera-Bale binası) götürdüler bizi. Çok iyi anımsıyorum.
Ama II. Dünya savaşının bittiği güne dair en küçük bir görüntü yok gözümün önünde.
O günleri ben de yaşadım. Nankörlük eden iftiracılardan hesap sorarım! 
Bu yazı dizini haber verdiğimin ertesi günü Meliha Arda adlı bir genç okurdan bir ileti aldım. Meliha Arda, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'sünde yüksek lisans öğrencisi. Varlık Vergisi konusunda bir ödev yapmış. Metni bana gönderdi.
Dizinin Varlık Vergisi'yle ilgili bölümüne Meliha Arda'nın ödevinin giriş bölümünü aynen alarak başlayacağım. Benim söylemek istediklerimi, hanım kızımızın kaleminden okumanızı istiyorum:
***
"Varlık Vergisi kanunu 11 Kasım 1942 yılında yürürlüğe girmiştir. Dönemin şartları göz önünde tutulduğunda zorunluluktan dolayı alınmış bir tedbir olduğu görülecektir. Varlık Vergisi birçok tartışmaya neden olmuş ve bu konu magazinleştirilmiş ve dedikodu malzemesi olarak kullanılmıştır. Aslında Varlık Vergisi uygulandıktan sonra konu kapanmış ve 1951 yılına kadar hakkında bir şeyler yazılıp çizilmemişken 1951 yılında Faik Ökte, "Varlık Vergisi Faciası" adlı bir kitap çıkarmıştır. Peki, Faik Ökte kimdir? Faik Ökte İstanbul eski Defterdarı ve Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı'dır, ayrıca Varlık Vergisi'nin uygulayıcılarındandır. Faik Bey kitabında Varlık Vergisi uygulamalarını ve o dönemin iktidarını eleştirmektedir. Geçmişte ve bugün Varlık Vergisi aleyhinde yazılan bütün yazıların kaynağı bu kitapta yer alan bilgilerdir. Birçok yazar Faik Bey'in kitabında yer alan bilgileri sorgulamadan kabul etmiş ve bu uygulamayı acımasızca eleştirmişlerdir. Ancak yazarlarımız ya da bu konu hakkında yorumlarda bulunacak olan kişiler şu hususa dikkat etmelidir: Tarihsel konularda sadece bir kaynağa dayanarak olumlu veya olumsuz yargılara varmak yanlıştır. Nihayetinde Faik Ökte Bey kitabı yazdığında iktidarda Demokrat Parti var idi ve Faik Bey bu kitabında eski hükümeti (CHP) sert bir dille eleştirmektedir. Faik Bey'in bu kitabı 1951 yılında yayınladığından Demokrat Parti iktidarına yaranmak amacıyla yayınlanmış olabileceği de akla getirilmelidir. Dolayısıyla bir eseri kaynak olarak kullanırken o eserin yazıldığı döneme, dönemin siyasi, sosyal, kültürel özelliklerine de dikkat edilmeli ayrıca yazarın durumu da göz önüne alınmalıdır, aksi takdirde yapılan çalışma bizi yanlış, hatalı sonuçlara götürebilir."
***
"1951 yılında yayınlanmasıyla birlikte Demokrat Parti iktidarı bu kitapta yer alan bilgileri kullanarak CHP hükümetini karalama politikası gütmüştür. Ancak bir müddet sonra bu konu tekrar unutulmuş ve tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştır. Ta ki 2000 yılına kadar. Ne tesadüftür ki Varlık Vergisi meselesinin gündeme gelişi yine bir kitap vesilesiyle olmuştur. Bu kez kitabı çıkartan ANAP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Karakoyunlu'dur. Yılmaz Karakoyunlu'nun çıkardığı "Salkım Hanımın Taneleri" adlı eser kamuoyunda büyük bir yankı uyandırdı ve bu konudaki tartışmalar gündemi yoğun bir şekilde işgal etti. Eserin filme uyarlanarak gösterime sunulması tartışmaların boyutunu daha da alevlendirdi. Bu tartışmalar ne yazık ki Varlık Vergisi kanununu çok farklı noktalara taşıdı. Şöyle ki: Varlık Vergisi "Hoyrat bir ulusalcılık", "Gayri Müslimleri yok etmeyi amaçlayan bir vergi", "Türk ırkçılığının bir göstergesi", "Hitler'in Yahudi düşmanlığının Türkiye'ye ithali" gibi savların ortaya çıkmasına yol açtı. Dolayısıyla bu konu bir azınlık meselesine indirgenerek politik bir mesele haline getirildi.
"Varlık Vergisi sırf Musevi, Rum, Ermeni gibi Müslüman olmayanları ezmek, onların elinde birikmiş olan servetleri Türk köklü tüccara, işadamına ve fabrika sahibi, otel sahibi, büyük dükkân- han sahibi olmak isteyen Anadolu eşrafına yönlendirmek, Türk burjuvazisini yaratmak için yapılan bir Cumhuriyet devleti zulmü müydü? Özellikle filmde işlenen bu!" (Necati Doğru, Cumhuriyet, 10.12.2002)
Görüldüğü üzere film ile birlikte kamuoyunun zihninde yaratılmak istenen algı bu olmuştur. Bu karalama niteliğindeki propagandalara inanmamak gerekir, nitekim şu bir gerçektir ki "Varlık Vergisi Kanunu" meselesi "Ermeni Tehciri" meselesinde olduğu gibi aleyhimizde kullanılmak istenen bir konudur ki filmde Ermeni Meselesi'ne dair göndermeler yapılmaktadır. (Romanın kahramanı, inançlı Yahudi kızı Nora, Balıklı Rum Hastahanesi'nde ölüyor. Fakat filmde bu Yahudi kıza Ermeni kilisesinde cenaze töreni düzenleniyor. Sizce bir Yahudi'ye Ermeni kilisesinde cenaze töreni düzenlenmesi basit bir senaryo hatası mıdır?)

savas-turkiye-varlik-vergisi-cahit-kayra"Bütün bu karalamalara rağmen Varlık Vergisi Kanununu dönemin şartlarını göz önüne alarak ve ön yargıları bir kenara bırakarak değerlendirdiğimizde daha objektif sonuçlara varmamız mümkündür. Bu çalışmamda öncelikle konu bütünlüğünün sağlanması için dönemin şartlarını, verginin uygulanma gerekçelerini anlatacağım, ardında da çalışmamın ana konusu olan "Basında Varlık Vergisi" başlığı adı altında basının Varlık Vergisi hakkındaki görüşlerini aktaracağım. Fakat şunu belirtmeliyim ki çalışmamı Akşam, Yeni Sabah ve Vakit gazetesi olmak üzere üç gazete ile sınırladım ve bu gazetelerde yaklaşık altı aylık bir tarama yaptım. (Eylül, ekim kasım, aralık 1942 - ocak, eylül 1943)"
Meliha Arda'nın ödevinden, gerekirse, gene aktarmalar yapacağım. Yılmaz Karakoyunlu'nun romanını duymuştum ama okumamıştım. Filmini de görmedim. Değindiği için Meliha Arda'ya teşekkür ederim. Yazarın Balıklı Rum Hastahanesi'nde öldürdüğü Musevi Nora'ya bir Ermeni kilisesinde cenaze töreni yaptırması ya da filmde yapılmasına izin verilmesi edebiyat etiğine kesinlikle uymaz. Utanç verici "politik" bir davranış. Çok ayıp!
"Varlık Vergisi Faciası" adlı bir kitabın yazarı İstanbul Defterdarı Faik Öke'ye gelince: Yaptığı ayıptan da öte bir şey. Varlık Vergisi "facia" idiyse neden uyguladın, neden istifa edip bir kenara çekilmedin?
Yaptığı, ne olur ne olmaz diye, bir arınma girişimi. Demokrat Parti'ye yaranma çabası. Ama başkalarının cebinden harcayarak kendini temize çıkarmak istemesine ne demeli?
Bereket versin, artık, Cahit Kayra üstadımızın "Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi" (Tarihçi Kitabevi, Genişletilmiş 3.Baskı, Nisan 2011) adlı inceleme kitabı var.
Ülker’le saat tamircisinin dükkanına girdiğimiz zaman, kapıdan çıkmakta olan bir müşterinin ardından söyleniyordu.
Sonra bize dönüp, “Adam, ayakkabı kutusundaki paraların bağış parası olduğunu iddia ediyor. Bu kadar açık, aşikar soygunu nasıl anlamıyor bu adamlar” dedi.
Anlamazlar, dedim, efsunlanmış bunlar, haram-helal kavramlarının anlamını yitirmişler.” “Üstlerine gidersen, hemen CHP’nin İSKİ’sini unutma derler, bir tane daha say dersin, söyleyemezler” dedi. “Halbuki İSKİ skandalını bizzat Belediye Başkanı ortaya çıkardı, mahkemeye verdi. Mahkum olan yiyici yatıp çıktı. Ama bunlar ve çocukları…” “Çocukları” deyince, aklıma Şükrü Saracoğlu geldi. Tamirci ustaya Şükrü Saracoğlu’nu tanıyor musun?” diye sordum. “O Fenerbahçe stadında bilet almak için kuyruğa girmiş adamdır” dedi.
***
İşte böyle!
Bu adam ırkçıymış da, azınlıklara acımasızca vergi salmış da, Yahudilere acımamış da, Varlık Vergisi servetin el değiştirmesini hedefliyormuş da…
Şükrü Saracoğlu türünden insanların ahlak ilkeleri onları her türlü müsibetten koruyan paratonerdir. Bu adamlar ırkçı olamazlar, antisemit olamazlar, rüşvet yiyemezler, adalet yolundan ayrılamazlar, gerektiği zaman halkın ve Cumhuriyet’in selamet ve yararı için kendilerini feda ederler.
Bu insanları hiç kimse, hokkabaz İslamcılarla, naylon demokratlarla, fırdöndü neoliberallerle, ıskarta solcularla karıştırmazsın!
Aynı şartlarda kanunu aynen çıkarırım
TBMM’nin büyük çoğunluğuyla kabul edilen Varlık Vergisi’nin tek sorumlusu olarak Şükrü Saracoğlu suçlanmıştır. Azınlıkların Aşkale sürgünlerinin tek sorumlusu olarak görülmüştür.
Dönemin uygulamalarında İnönü'ye çatamayanlar daima Saracoğlu'na yüklenmişlerdir.
1950'den sonraki günlerde, siyaset sahnesinden çekilmiş olan Saracoğlu'na genç gazeteciler sordular:
Efendim. Siz Varlık Vergisi'ni çıkartmıştınız. Bu yasa, demokrasiye aykırı ve büyük haksızlıktır diyorlar, ne dersiniz?’
Saracoğlu Şükrü, büyük bir kararlılık içinde şu yanıtı verdi:
O günün şartları içinde ülkemizin bu vergiyi almaya ihtiyacı vardı...
Bugün Başbakan olsam ve ülkenin ihtiyacı olsa yine aynı kanunu çıkartmaktan korkmam ve çekinmem’…
Zenginlere müracaat ettik, sevabı günahı bana ait
Çok partili hayata geçtikten sonra 1951 yılında Faik Okte tarafından "Varlık Vergisi Faciası" kitabının yayınlanması üzerine Saracoğlu aşağıdaki açıklamayı yaptı:
Varlık Vergisi benim beğendiğim işlerimden biridir. O zaman içinde bulunduğumuz şartlar, yani seferber edilen ordunun masraflarını karşılamak, darlık içine düşen hazineyi takviye etmek icap ediyordu. Bunun için iki yol vardı. Birisi fakir köylünün boş ambarına yeniden el uzatmak, Aşar Vergisi'ni yeniden diriltmek, diğeri de bu vatanın nimetlerinden istifade etmiş olan zenginlerimizin varlıklarına müracaat etmek idi, biz ikinciyi tercih ettik.
Bu kanun kendisine bağlanan ümitleri tahakkuk ettirdi (gerçekleştirdi), hazineye bugünkü kıymetten 600-700 milyon lira temin etti ve içinde bulunduğumuz para darlığını yok etti…
Bu kanuna kimse sahip çıkmıyormuş... Ona ben sahip çıkıyorum. O kanunu bu memlekete getiren benim. Sevabı da, günahı da benim boynuma olsun’
İşte Saracoğlu Şükrü, böylesine cesur, Ödemiş deyimiyle "başı-kıçı oynamayan" bir efe devlet adamıydı.” (Alev Coşkun, Ödemiş’ten Zirveye Tırmananlar, Ödemiş Belediyesi, S.264-265)
Saracoğlu başarılıdır
Marmara Üniversitesi tarafından 2007 yılında düzenlenen Birinci İktisat Tarihi Kongresi'ne sunulan bilimsel tebliğlerinde Prof. İlhan Tekeli ve Selim ilkin, Saracoğlu hükümetinin İkinci Dünya Savaşı sırasındaki olumlu kararlarını şöyle belirtmektedirler:
Daha önceki dönemlerde köylünün kendi gereksinmesi dışındaki tüm hububat üretimine el konuluyordu. Bu da köylünün direnmesine neden oluyordu. Buna karşın, Saracoğlu hükümeti köylüye kendi gereksinmesinin üstündekini satma serbestisi getirdi. Herkes rahat etti, devlet daha fazla hububat stoku yapabildi.
En önemli tüketici olan ordunun gereksinmeleri direkt devlet tarafından ve devlet eliyle verilmeye başlandı.
Bu önlemler tüccar kesimini dışlandırmıştır.
Dördüncü olumlu politika "dar ve değişmez gelirli" grubu koruyan önlemler almıştır. (age.s.265)
***
1942 yılında CHP, İsmet İnönü, Şükrü Saracoğlu ve hükümet ne yapacaktı? Bir milyonu aşkın asker silah altındaydı, bunların beslenmesi gerekiyordu. Savaş dolayısıyla dışarıdan bir kuruş borçlanma olanağı yoktu. Herkes kendi canının derdindeydi. Tek çare yurt içinde olağanüstü nitelikte vergi almaktı.
Sıra artık Cahit Kayra üstadımın kitabına (Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi) geldi. Şöyle diyor:
a.Hükümet bu nedenle savaşın en kızgın ve mali durumun en sıkışık olduğu tarihte servetlere ve sermayelere topluca bir vergi salmıştır.
b.Bu vergi yeterli olmadığı için kırsal kesimden eş büyüklükte bir vergi daha alınmıştır.
c.Gerekli finansmanın sağlanması zorunluluğu Hayvanlar Vergisi gibi ilkel bir baş vergisini 1950 yılına kadar devam ettirmiştir.
d.İhtiyacı karşılamayan bir arz kapasitesinin frenlenmesi yanında finansman ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olacağı düşüncesiyle ağır bir şeker tüketim vergisi uygulanmıştır. (Age.S.138)
***
Paranın dini-imanı olmadığı gibi, zenginin de ırkı, dini, milleti, milliyeti, Türkü, Ermenisi, Yahudisi, Eskimosu olmaz. Yoksul ise dini, imanı, milleti, milliyeti olduğuna inanır. Yoksul ile zengin arasındaki ikinci fark budur.
Varlık vergisi azınlıklardan değil her kökenden zenginlerden alındı. Biraz geliri olan köylü-çiftçiden de alındı. Ama zenginler gibi ağlamadı zavallılar! 
Evet, sıra artık Cahit Kayra üstadımın kitabına (Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi) geldi. Önce kendisiyle tanışalım:
Cahit Kayra (d. 1917, İstanbul) Tüccar Ali Lütfi Kayra'nın oğludur. 1935'te Özel Boğaziçi Lisesi'nden, 1938'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'den mezun olmuştur. Maliye Müfettiş Muavini olarak 14 Ocak 1939 tarihinde Maliye Teftiş Kurulu'na girmiş, Maliye Müfettişi olduktan sonra 1948 yılında staj için bir yıl süreyle Londra'ya gönderilmiştir. 15 Kasım 1950 tarihinde Gelirler Genel Müdürlüğü Müşavirliğine atanmıştır. Daha sonra; Ticaret Vekâleti Tetkik Kurulu Üyeliği ile Dış Ticaret Dairesi Reisliği (1959-1960), Hazine Genel Müdürlüğü ve MİİT Genel Sekreterliği Dış Temsilcilikler Delegeliği (Heyet Başkanı) (1960-1964), Hazine Genel Müdürlüğü ve MİİT Genel Sekreterliği OECD Daimi Temsilciliği ve Heyet Başkanlığı (1964-1967), Maliye Tetkik Kurulu Başkanlığı (1967-1972) yapmıştır. 1972 yılında emekli olarak, T. İş Bankası Yönetim Kurulu Üyeliğine getirilmiş ve politikaya atılmıştır. 1973 yılında Ankara Milletvekili seçilmiş, 1974 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olmuştur. 1978 yılında tekrar Türkiye İş Bankası A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi, 1980 yılında da İş Bankası'nın yan kuruluşu olan Yatırım ve Finansman A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Üyesi olmuştur. 1990 yılında bu görevinden ayrılmış, çeşitli gazete ve dergilerde serbest yazarlık yapmıştır. Evli, iki çocuk babası olup, İngilizce, Fransızca bilmekte ve "Fahri Maliye Müfettişi" unvanına sahip bulunmaktadır. (Vikipedi)
Ancak Vikipedi'nin atladığı çok önemli bir ayrıntı var. Kendileri Varlık Vergisi döneminde uygulayıcıların en genciydi. Şu anda hayatta kalan tek kişi.
Cahit Kayra 2011 yılında Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi'ni yayınlayıncaya kadar Varlık Vergisi hakkında oluşan görüşler, düşünceler ve yazılar, olaya dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte'nin kaleme aldığı ve 1951 yılında yayınlanan Varlık Vergisi Faciası'nın penceresinden bakıyorlardı.
Cahit Kayra, bu durum karşısında bir cumhuriyetçi sorumluluğu duymasının gerekçesini şöyle açıklıyor:
"Savaş yılları sırasında genç bir Maliye müfettişiydim. 1941 yılında birinci askerlik hizmetimden terhis olunmuştum. Varlık Vergisi çalışmalarına en genç, en küçük yaşta, en kıdemsiz müfettiş olarak katıldım.
Bugün o çalışmaya katılan müfettişlerden hiçbiri sağ değil. Ben yaşamımın sonuna geldim. Beni bırakıp gitmeye hazırlanan yorgun bir fiziksel yapım var. Sosyal görev ve fonksiyonlarımı çoktan tamamladım. Ama bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde, haklı umutlarla bağlandığımız Kemalist ideallerin hoyrat ellerde hırpalandığını görmekten hüzün ve ezâ duyuyorum. Varlık Vergisi konusunun, o dönemi yaşamamış, o dönemi bilmeyen, anlamayan, belki de kasıtlı olarak anlamaz görünen insanlar tarafından, yanlış ve haksız yere eleştirilmesini hoş görmek gibi bir hakkım olmadığını düşünüyorum.
Bu kitabı bu nedenle yazdım.
Ve yazarken bazı paragrafları, yeri geldikçe özellikle yineledim. Yine aynı maksatla bazı konuları grafiklerle anlatmayı uygun buldum. İstedim ki bu konular, hafızanın prensiplerine göre, olabildiğince bellekte kalsın." (s.25)

Cahit Kayra'nın kitaba yazdığı önsöz de şöyle bitiyor:
"Zamanımızda Türk medyasında Cumhuriyet tarihi üzerinde düşünce üretenler iki gruba ayrılmış bulunuyor. Birinci gruptakiler Türkiye'yi, Cumhuriyet'i, Kurtuluş Savaşı'nı, Atatürk'ü ve Atatürk'ün düşünce ve tasavvurlarını anlatan ve haklı olarak yücelten yazarlardır. İkinci grupta yer alan yazarlar ise Kurtuluş Savaşı'ndan başlayarak Cumhuriyet tarihinin kaçınılmaz sıradan aksaklıklarını sergileme konusunda örgütlü bir kampanya açma ve Cumhuriyet'i, onu kuranlarla birlikte küçültme, kötüleme çabasında görünmektedirler.
Büyük bir milletin yüzyıllar süren ve zaman zaman büyük acılar içeren tarihinde değişik karakterde olaylar olur. En gerçekçi yargıyı, yaşanılan günün son değerlendirmesinde bulabiliriz. Osmanlı, 1920'de tükenmişti. Türkiye Cumhuriyeti ise 2010 yılında dünyada sözü dinlenen bir devlettir. Bunlar açık, gerçek yargılardır. Yukarıda sözünü ettiğimiz ikinci kategoride yer alanlar bu gerçeği inkâr edebilirler mi? İnkâr ederlerse bunun anlamı nedir?
Tarihle yüzleşmek uygar bir toplum için kaçınılmaz bir onur sorunudur, bir zorunluluktur. Akıllı devletler bu zorunluluğu, sorumluluğunu taşıdıkları toplumun son tahlildeki çıkarları ile dengelemeyi bilirler. Buna karşı çıkanlar için toplumun yargıları değişik olur. Kimileri saflıkla, iyi niyetle ve bilimsel nedenlerle yorumlanır; kimileri için maksatlı hareketlerin arkasında kişisel çıkarları olduğu düşünülür. Özellikle sosyal yaşam konusundaki doktrinlerini kolaylıkla değiştirip bir kamptan ötekine kolaylıkla atlayanlar konusunda bu düşünce biçimi geçerlidir.
Bu bağlamda 1980 sonrası, iddialı Maocu solcuların kendiliklerinden ortadan silindiği ve eski ateşli solculardan bir bölümünün yeni sağ akımın ve dinci kategorinin en hırslı yandaşı haline dönüştüğü bir ortamda, eski bir olay birden ve özenli bir şekilde gündeme getirildi. Düşünce yapılarında, savaş yıllarında Türk toplumunun çektiği acılara yer vermeyen, bu acıları önemsemeyen bazı yeni aydınlar, çeşitli araçları kullanarak Varlık Vergisi üzerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin politikalarına, siyaset ahlakına ve geçmişin erdemli insanlarına ağır suçlar yükleyen bir yayın kampanyası açtılar. Bunların hiçbiri savaş yıllarını yaşamış insanlar değillerdir. Bilgileri, yansızlığı ve bilimselliği kuşkulu kitaplardan ya da kulaktan duyma kişisel bilgi ve görüşlerden oluşmuştur. Ama kampanyaları başarılıdır. Türk kamuoyu yıllardır bu kampanyanın yarattığı travma içinde geçmişini kötülemeyi doğal karşılıyor. Acınacak olan, ürkütücü olan bu bilinçsizlik, bu sevimsizliktir.
Bu Cumhuriyet'i içerdeki ve dışarıdaki düşmanlarla ve aymazlarla, boğazlarına kadar kan içinde boğuşan insanlar kurdu. Bugünkü kuşakların o insanlara saygı borçları var. Unutulmamalı!
Bu kitap bir bakıma, bu olaya tarihin, yukarıda anlattığımız mantığı açısından açıklık getirmek için yazılmıştır." (Age. s.13-15) 
Birkaç gün önce yakın dostlarımızla öğle yemeği yiyorduk:
Kadın: Çok seçkin bir üniversitede dekanlık yapmış seçkin bir öğretim üyesi.
Erkek: AKP döneminde müheahhitliği bırakmak zorunda kalan bir inşaat mühendisi. İkisi de gerçek aydın.Birkaç gün önce yakın dostlarımızla öğle yemeği yiyorduk:
Kadın: Çok seçkin bir üniversitede dekanlık yapmış seçkin bir öğretim üyesi.
Erkek: AKP döneminde müheahhitliği bırakmak zorunda kalan bir inşaat mühendisi. İkisi de gerçek aydın.
Laf lafı açtı, sıra bu yazı dizisine geldi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğu gibi, bizimkiler de Varlık Vergisi'nin özel olarak Yahudi asıllı TC vatandaşları için çıkartıldığını sanıyorlarmış.
Bu yazıyı okuyan Adanalılar Sabancıların, Hasların Varlık Vergisi ödediğini biliyorlar mı?
Sivas'ın Zara ilçesinde İlhan Kesici'nin babasının ya da dedesinin Varlık Vergisi ödediğini bilen var mı?

Ayrıca, özellikle İstanbul'da sermayenin Varlık Vergisi sayesinde el değiştirdiği, azınlık mensuplarının mülk ve fabrikalarını yok pahasına Müslüman Türklere sattığı iddia edilir. Olabilir mi? Olabilir! Ama olabilirin olması için iki tarafın da adının verilmesi gerekir. Kim satmış, kim almış? 54 bin 377 vergi mükellefi arasında birkaç isim yetmez. İflas ve devir iddialarının kanıtlanması için en azından 100 örnek isim gerekir.
Çünkü, azınlık burjuvazisinin yıkılıp yerine Müslüman Türk burjuvazisinin kurulduğu iddiası başka türlü anlaşılmaz. Ben bunu kendim için istemiyorum. Başkaları için istiyorum. Beni sermaye ve sömürünün rengi, ırkı, dini ilgilendirmez, kendisi ilgilendirir.
Günümüzde sendikalı işçiyi kapı önüne koyan, taşeron sistemini zorlayan işverenin dinini- imanını, milliyetini-illiyetini, soyunu-sopunu, siyasal partisini sormam. Günü gelince ümüğünün sıkılmasını isterim!
Değerli dostum şair ve yazar Nedret Gürcan'ın, tüccar ve sanayici, kusursuz bir "Milli Burjuvazi" örneği ailesinin Varlık Vergisi macerasını anlattığı mektubunu, yarın yayınlayacağım.
***
Varlık Vergisi faciası iftirası taa 2010'a, Cahit Kayra üstadımız Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi (Tarihçi Kitabevi) kitabını yayınlayıncaya kadar devam etti. Meğer Anadolu zenginleri, köylüleri, çiftçileri de Varlık Vergisi (Yokluk Vergisi) ödemiş. Kimileri Zonguldak kömür madenlerine inmiş ve orada ölmüş, kimi yoksullar yol yapımında taş kırmış...
Sözü Cahit Kayra üstadımıza bırakalım:
"Önce iki şeyi birbirinden ayırmak gereklidir:
a.Belli mükellefler için, o mükelleflerin özel durumları, varlıkları düşünülerek konulan vergiler.
b.Genel olarak bütün bir grup mükellefe veya gayrimüslimlere (ve yabancılara) salınan vergiler.
a) Bunlardan (a) fıkrasına girenlerin durumu özellik arz eder. Büyük servet ve sermaye sahipleri olduğuna inanılanlar için büyük vergiler tarh edilmiştir. Bu konuda kişisel yanlışlıklar da yapılmış olabilir. Bunların içinde gayrimüslimler olduğu kadar Türkler de vardır. Başta Avukat İbrahim Âli ve Fuat Baban olduğu halde, bazı büyük çiftlik sahiplerine, benim bildiğim B.H.G. ve T.A. gibi mükelleflere, benzeri gayrimüslimlere tarh edilenler büyüklüğünde vergiler salınmıştır.
Bir örnek vermek gerekirse, Seyhan'daki (Adana) bazı Türk mükelleflere tarh edilen vergilerin akılda tutulmasında yarar olabilecektir:
Mustafa Öztürk 320.000 TL
Ömer Sabancı 275.000 TL
Nuh Naci 270,000 TL
Nuri Has 250.000 TL
Mustafa Gazi 250.000 TL
Bu şekilde yapılan çalışmalar konusunda Faik Ökte Bey'in Varlık Vergisi Faciası kitabında (s.95-99) ayrıntılı bilgiler vardır.
Önemli olan ikinci grupta yer alan gayrimüslimlerin durumudur. Bu grup mükellefler Türk mükelleflerden daha ağır oranda vergilendirmiş midir? Gayrimüslimlere Türklere oranla on kat vergi salınmış mıdır? İki dükkândan birine 5.000 diğerine 500 lira tarhedildiği öyküsü doğru mudur ?" (S.182-183)

Bu yazılarda ayrıntıya girmem olanaksız. Kaynak, Cahit Kayra üstadımızın kitabı. Tatmin olmayanlar oraya bakar.
Adı geçen kitabın 185. sayfasında vergi tahakkukuyla ilgili bir çizelge var. Buna göre:
A) 4 bin 195 Müslüman Türk vergi mükellefi 25 milyon 600 bin lira Varlık Vergisi ödemiş;
B) 54 bin 377 azınlık ve yabancı 289 milyon 656 bin lira Varlık Vergisi ödemiş. Buna göre:
Müslüman Türk mükellefler kişi başına 6 bin 102 lira; azınlık ve yabancı mükellefler kişi başına 5 bin 326 TL. vergi ödemişler. (Hesap doğru, kontrol ettim).
Bu karşılaştırmalar, kişisel ve özel olaylar dışında azınlık ve yabancılara Türklere oranla 5-10 kat vergi salındığı iddialarının gerçeği yansıtmadığını göstermektedir. Öte yandan azınlıklar ve yabancılar (yani bir yabancı ülkenin vatandaşı olanlar) Türklerden orantısız olarak daha varlıklıdır. Bu zenginlik ve varlıklılık taa Osmanlı dönemine, kapitülasyonlara çıkar. Bu konuda kitapta ayrıntılı ve referanlı örnekler var. İstanbul'da bütün azınlık ve yabancılara tahakkuk ettirilen verginin tamamı 199 milyon lira olup bunun 130 milyonu tahsil edilebilmiş. (Age.s.194) Oysa Müslüman Türkler vergi borçlarının tamamını öderken azınlık ve yabancılar tahakkuk ettirilen verginin 109 milyon lirasını ödememişler ve bir kısım azınlık ve yabancı vergi vermemiştir. (Age.s.184)
Prof. Stanford Shaw'un bu konudaki gözlemleri şöyle:
"Müslüman Türklerin çoğunun bu vergiyi bir vatan borcu olarak benimseyerek ödediklerini, Müslüman olmayan vatandaşların çoğunun (ve yabancıların) ülkeyi kendi vatanları gibi kabul etmediklerinden servetlerini ve sermayelerini vergiden kaçırmak için her çareye başvurduklarını..." (Age.s.192) söylemektedir.
Bunu ne Cahit Kayra ne de ben söylemekteyiz. ABD vatandaşı Stanford Shaw söylüyor.

Hırsızlık, rüşvet ve benzeri rezillikler karşılığı yasalarda olan adi (adli) suçlardır. Ancak vergi konusunda köken ayrımcılığı yapmak tam anlamıyla insanlık suçudur. İşte ben, kişisel olarak, bu suçu kaldıramam, isyan ederim. Atalarım geçmişte böyle bir suç işlemişse onları lanetlerim. İşlememişse, ırkçı bir iftira söz konusu ise, gerçeği iftiracının suratına bir şamar gibi fırlatırım.
Varlık Vergisi alınmasaydı, Türkiye savaşa girseydi ve Almanlar (düşman ya da dost olarak) Türkiye'ye gelseydi, azınlıkların ve yabancıların hali nice olurdu?
Laf lafı açtı, sıra bu yazı dizisine geldi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğu gibi, bizimkiler de Varlık Vergisi'nin özel olarak Yahudi asıllı TC vatandaşları için çıkartıldığını sanıyorlarmış.
Bu yazıyı okuyan Adanalılar Sabancıların, Hasların Varlık Vergisi ödediğini biliyorlar mı?
Sivas'ın Zara ilçesinde İlhan Kesici'nin babasının ya da dedesinin Varlık Vergisi ödediğini bilen var mı?

Ayrıca, özellikle İstanbul'da sermayenin Varlık Vergisi sayesinde el değiştirdiği, azınlık mensuplarının mülk ve fabrikalarını yok pahasına Müslüman Türklere sattığı iddia edilir. Olabilir mi? Olabilir! Ama olabilirin olması için iki tarafın da adının verilmesi gerekir. Kim satmış, kim almış? 54 bin 377 vergi mükellefi arasında birkaç isim yetmez. İflas ve devir iddialarının kanıtlanması için en azından 100 örnek isim gerekir.
Çünkü, azınlık burjuvazisinin yıkılıp yerine Müslüman Türk burjuvazisinin kurulduğu iddiası başka türlü anlaşılmaz. Ben bunu kendim için istemiyorum. Başkaları için istiyorum. Beni sermaye ve sömürünün rengi, ırkı, dini ilgilendirmez, kendisi ilgilendirir.
Günümüzde sendikalı işçiyi kapı önüne koyan, taşeron sistemini zorlayan işverenin dinini- imanını, milliyetini-illiyetini, soyunu-sopunu, siyasal partisini sormam. Günü gelince ümüğünün sıkılmasını isterim!
Değerli dostum şair ve yazar Nedret Gürcan'ın, tüccar ve sanayici, kusursuz bir "Milli Burjuvazi" örneği ailesinin Varlık Vergisi macerasını anlattığı mektubunu, yarın yayınlayacağım.

Varlık Vergisi faciası iftirası taa 2010'a, Cahit Kayra üstadımız Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi (Tarihçi Kitabevi) kitabını yayınlayıncaya kadar devam etti. Meğer Anadolu zenginleri, köylüleri, çiftçileri de Varlık Vergisi (Yokluk Vergisi) ödemiş. Kimileri Zonguldak kömür madenlerine inmiş ve orada ölmüş, kimi yoksullar yol yapımında taş kırmış...
Sözü Cahit Kayra üstadımıza bırakalım:
"Önce iki şeyi birbirinden ayırmak gereklidir:
a.Belli mükellefler için, o mükelleflerin özel durumları, varlıkları düşünülerek konulan vergiler.
b.Genel olarak bütün bir grup mükellefe veya gayrimüslimlere (ve yabancılara) salınan vergiler.
a) Bunlardan (a) fıkrasına girenlerin durumu özellik arz eder. Büyük servet ve sermaye sahipleri olduğuna inanılanlar için büyük vergiler tarh edilmiştir. Bu konuda kişisel yanlışlıklar da yapılmış olabilir. Bunların içinde gayrimüslimler olduğu kadar Türkler de vardır. Başta Avukat İbrahim Âli ve Fuat Baban olduğu halde, bazı büyük çiftlik sahiplerine, benim bildiğim B.H.G. ve T.A. gibi mükelleflere, benzeri gayrimüslimlere tarh edilenler büyüklüğünde vergiler salınmıştır.
Bir örnek vermek gerekirse, Seyhan'daki (Adana) bazı Türk mükelleflere tarh edilen vergilerin akılda tutulmasında yarar olabilecektir:
Mustafa Öztürk 320.000 TL
Ömer Sabancı 275.000 TL
Nuh Naci 270,000 TL
Nuri Has 250.000 TL
Mustafa Gazi 250.000 TL
Bu şekilde yapılan çalışmalar konusunda Faik Ökte Bey'in Varlık Vergisi Faciası kitabında (s.95-99) ayrıntılı bilgiler vardır.
Önemli olan ikinci grupta yer alan gayrimüslimlerin durumudur. Bu grup mükellefler Türk mükelleflerden daha ağır oranda vergilendirmiş midir? Gayrimüslimlere Türklere oranla on kat vergi salınmış mıdır? İki dükkândan birine 5.000 diğerine 500 lira tarhedildiği öyküsü doğru mudur ?" (S.182-183)

Bu yazılarda ayrıntıya girmem olanaksız. Kaynak, Cahit Kayra üstadımızın kitabı. Tatmin olmayanlar oraya bakar.
Adı geçen kitabın 185. sayfasında vergi tahakkukuyla ilgili bir çizelge var. Buna göre:
A) 4 bin 195 Müslüman Türk vergi mükellefi 25 milyon 600 bin lira Varlık Vergisi ödemiş;
B) 54 bin 377 azınlık ve yabancı 289 milyon 656 bin lira Varlık Vergisi ödemiş. Buna göre:
Müslüman Türk mükellefler kişi başına 6 bin 102 lira; azınlık ve yabancı mükellefler kişi başına 5 bin 326 TL. vergi ödemişler. (Hesap doğru, kontrol ettim).
Bu karşılaştırmalar, kişisel ve özel olaylar dışında azınlık ve yabancılara Türklere oranla 5-10 kat vergi salındığı iddialarının gerçeği yansıtmadığını göstermektedir. Öte yandan azınlıklar ve yabancılar (yani bir yabancı ülkenin vatandaşı olanlar) Türklerden orantısız olarak daha varlıklıdır. Bu zenginlik ve varlıklılık taa Osmanlı dönemine, kapitülasyonlara çıkar. Bu konuda kitapta ayrıntılı ve referanlı örnekler var. İstanbul'da bütün azınlık ve yabancılara tahakkuk ettirilen verginin tamamı 199 milyon lira olup bunun 130 milyonu tahsil edilebilmiş. (Age.s.194) Oysa Müslüman Türkler vergi borçlarının tamamını öderken azınlık ve yabancılar tahakkuk ettirilen verginin 109 milyon lirasını ödememişler ve bir kısım azınlık ve yabancı vergi vermemiştir. (Age.s.184)
Prof. Stanford Shaw'un bu konudaki gözlemleri şöyle:
"Müslüman Türklerin çoğunun bu vergiyi bir vatan borcu olarak benimseyerek ödediklerini, Müslüman olmayan vatandaşların çoğunun (ve yabancıların) ülkeyi kendi vatanları gibi kabul etmediklerinden servetlerini ve sermayelerini vergiden kaçırmak için her çareye başvurduklarını..." (Age.s.192) söylemektedir.
Bunu ne Cahit Kayra ne de ben söylemekteyiz. ABD vatandaşı Stanford Shaw söylüyor.
***
Hırsızlık, rüşvet ve benzeri rezillikler karşılığı yasalarda olan adi (adli) suçlardır. Ancak vergi konusunda köken ayrımcılığı yapmak tam anlamıyla insanlık suçudur. İşte ben, kişisel olarak, bu suçu kaldıramam, isyan ederim. Atalarım geçmişte böyle bir suç işlemişse onları lanetlerim. İşlememişse, ırkçı bir iftira söz konusu ise, gerçeği iftiracının suratına bir şamar gibi fırlatırım.
Varlık Vergisi alınmasaydı, Türkiye savaşa girseydi ve Almanlar (düşman ya da dost olarak) Türkiye'ye gelseydi, azınlıkların ve yabancıların hali nice olurdu?
Bu yazı dizisine başladığım zaman kadim dostum Nedret Gürcan'dan bir mektup aldım. "Yaşanmış Taşra Öyküleri, Benim Sevgili Taşram II" (Dünya Kitap, 2005) adlı kitabında yer alan "Varlık Vergisi" bölümünü okumamı istedi. Ailesini tanıdığım zaman Dinar'da un fabrikaları vardı. Tam anlamıyla tipik bir milli burjuvazi ailesiydi. Anladığım kadarıyla Varlık Vergisi icat olduğunda zahire tüccarlığı da yapıyorlarmış. Öyle bir aileydi ki, benim de tanıdığım babaları "İmparator" Osman hayattayken otomobil almamışlardı. Fabrikaya faytonla giderlerdi. Nedret'in kardeşleri liseyi Galatasaray'da, üniversiteyi de İngiltere'de okudular.
Nedret Gürcan yazıyor. Okuyalım:

"Salınan vergiyi para olarak ödemek olanaksızdı. Paramızın tümü çeşitli hububat ve bakliyat ürünlerinin stoğundaydı. Hemen satılıp paraya çevrilmesi fırsatçılara yarayacak, bize zarar verecekti. Alıcılar İstanbul'un ve İzmir'in kurnaz toptancılarıydı. Babam onlarla iş yaptığı için kendilerini yakından tanıyordu. Babam, 'çare tükenmez' mantığıyla kalkıp İzmir'e gitti. İzmir'de birçok işadamını tanıyordu. Önce Ankara Palas'ın sahibi Halim Alanyalı'ya uğradı. Sürekli iş yaptığı bir Türk firmasıydı. Babamı görünce, "Ooo, Osman Bey, şeref verdiniz!" sözleriyle karşılamıştı. Babam durumu anlattı ve stoklarında bulunan hububat ve bakliyat ürünlerinden satarak vergi ödemek istediğini belirtti. Fiyat öğrenmek için geldiğini söyledi. Aldığı fiyat büsbütün zarar açıyordu, maliyetine vermek istedi, Halim Bey alıcı olmadı. Avrupa'da ilaç hammaddesi olarak keten tohumu işleyen fabrikalar savaş nedeniyle kapalıydı, müşterisi yoktu malların...
Babam ilçeye döndü, amcamla karar verdiler: Eldeki stoklardan hiçbirini maliyetin altında vermeyeceklerdi. Aşkale'ye gitme işi de buradan çıkmış, nakit olmayınca yol görünmüştü. Devlet onca mükellefi oralarda bir haftadan fazla tutamazdı, 'Devlet Baba' dediğimiz devletti ne de olsa..."

"Annem bir yandan babamın Aşkale valizini hazırlıyor, bir yandan gözyaşlarını bizlerden saklamaya çalışıyor ve ellerini Tanrıya doğru kaldırarak, 'Sebep olan kebap olsun!..' diyordu. Babam, salınan kasıtlı ve insafsız vergiyi ödemekte zorlanıyordu; 20 Ocak 1943 günü Aşkale'ye taş kırmaya ve yol yapmaya gidecekti. Vergi borcu bu hizmet (!) karşılığında ödenmiş olacaktı. Evin alıştığımız yaşam biçimi birden değişmiş, sessizliğe bürünmüştü. On iki yaşımdaydım, o güne dek ailede böylesine perişanlık yaşandığını görmemiştim...
O gün dedem, babama belli etmeden amcamı da yanına alarak Isparta'ya gitmişti. Evde büyükannem, annem ve yengeme ait ne kadar altın, bilezik, takı gibi şeyler varsa -hatta evlilik yüzükleri de- paraya çevrilecek, vergiyi ödeyecekler, babamın Aşkale'ye gitmesini önleyeceklerdi.
Isparta'dan ödenecek vergi kadar ucu ucuna bir parayla döndüler. Babamdan habersiz, Maliye Dairesine giderek parayı cezalı olarak ödediler. Babam altın bozdurma işini duyunca gözleri yaşlı, 'Bunu yapmasaydınız; çok ağırıma gitti!' dedi. Dayanamadım, evden bahçeye kaçtım. İlçede tek partinin, CHP'nin fütursuz egemenliği sürüyordu... Varlık Vergisi'ni saptayacak olan kaymakamlık ve malmüdürlüğü gibi makamlardan oluşacak kurula, partililer de sızmışlar, orada salt 'can yakmak' rolünü üstlenmişler, üst düzey yetkililerin resmi dayatmalarına karşın, istediklerim yaptırmışlardı. Yüzlerce mükellefin içinden yalnızca üç firma (Gürcanlar, Kitişler, Dedeoğlular) zora sokulmuş, her birine 13.500 lira salınmıştı. Sonra gelenlere en çok 100 lira! Düşmanlıktı bu...
Üç firmanın yetkilileri birleşerek Ankara'ya, Başbakan Şükrü Saracoğlu'na gitmişler, iki üç gün kapılarda süründürülürcesine bekletilmişler; sonra Saracoğlu tarafından, lütfen ve ayak üstünde, beş dakika süreyle kabul edilmişlerdi. Dert anlatmalarına, konuşmalarına fırsat verilmeden, '... birçok yerlerde yapılan yanlışlar gibi bizimkilerin de düzeltileceği...' sözüyle baştan savılmışlardı... İlçeye döndüklerinde babam, Başbakan'ın tutumunu anlatmış, '... bu ziyaretten olumlu bir sonuç alınmayacağını...' söylemişti. Günler haftalar geçmiş, tüm beklentiler boşa çıkmış, bir lira bile indirim yapılmamış, üstelik cezalılık süreci başlamıştı. Babam o günler de bu vergilere neden olan ilçedeki iki CHP'liyi (Nadir Emekli ve Ali Keskin) hiç bağışlamamış, yıllarca onların yüzlerine dahi bakmamıştı."

"Bizimkiler birkaç gün sonra İzmir'den Halim Bey'in firmasından bir telgraf aldılar: 'Elde ne kadar keten tohumu varsa, sizin fiyatınızdan kabulümüzdür, vagona yüklenmesi ricamızdır,' diyordu.
Bizim büyükler İstanbul'dakilerle haberleşiyorlardı. Keten tohumu fiyatı yükselmişti, alıcısı kuyruktaydı... Vergiye ödeyecekleri kadar bir kâr vardı. Babam , 'İzmir'e satmam, dursun,' dedi. Taşra bir yandan kendi içindeki kıskançlık, haksızlık ve insaflılıklarla savaşını sürdürürken, bir yandan da büyük kentlerin fırsatçı büyük tüccarı yükünü artırıp gidiyordu. Bunun adına da 'Efendim, bu ticarettir, herkes gözünü açsın, aldanmasın!..' deniyordu.
Babamlar bu kez aldanmadılar. Birkaç gün sonra ellerindeki keten tohumunu İstanbullu bir ihracatçıya sattılar. Ettikleri kâr, verdikleri vergi kadardı..." (Age. s.115-117)

Kadim dostum Nedret Gürcan'ın bir kitapta yayınlanmış aile öyküsü Varlık Vergisi'nin azınlıkları ezmek için çıkarıldığı, dolayısıyla bir ırkçı vergi olduğu safsatasını geçersiz kılıyor.
Aradan yıllar geçtikten sonra İmparator Osman, başta İsmet İnönü olmak üzere CHP ileri gelenlerini Dinar'da evinde ağırladı. Nedret ise tamı tamına 16 yıl CHP ilçe başkanlığı yaptı.

Ülkenin şu anda içinde olduğu dehşetengiz durumun sorumlusu AKP, AKP'yi destekleyen TC vatandaşı İslamcılar, Müslüman Kardeşçiler, Vahabiler, Selefiler olduğu kadar Varlık Vergisi'nin Yahudi ve azınlık düşmanı ırkçı bir yasa olduğunu iddia edenlerdir. Varlık Vergisi Kanunu'nun ırkçı bir yasa olduğu iftirasını savunanların neredeyse tamamı 2002'den sonra en azından 10 yıl AKP iktidarını desteklemişlerdir.
Üstadımız Cahit Kayra öyle kuru kuruya iddia olmaz, iddianızı belgelerle kanıtlamanız gerekir diyor ve aşağıdaki koşulların yerine getirilmesini istiyor:

a) Savaş sırasında Türk Dışişleri görevlileri tarafından Fransa'dan, İtalya'dan, Almanya'dan, Adalardan (Rodos'tan), bazılarının sürüldükleri Temerküz kamplarından kurtarılarak Türkiye'ye getirilmiş olan Yahudilerin adları ile bunların Türkiye'de savaş sırasında ne yaptıkları konusunda ayrıntılı cetveller çıkarılması,
b) Alman işgali sırasında Türkiye'ye sığınan Yahudilerin ve Yunanların adları ile nitelikleri ve bunlar hakkında Türkiye'de yapılan işleri gösterir ayrıntılı cetveller hazırlanması,
c) Varlık Vergisi kapsamında Bedeni Mükellefiyet'e tabi tutulanların listesinin ve bu listedeki mükelleflerin tahakkuk eden ve tahsil edilen vergilerinin, hangilerinin hiç vergi vermediklerinin, bu mükelleflerden ölenlerin, neden, nerede, nasıl öldüklerinin ayrıntılı şekilde bir cetvelde gösterilmesi,
d) Kendilerine tarh edilen vergiyi ödeyenlerden ve Bedeni Mükellefiyet'ten dönenlerden hangilerinin işlerine devam ettiklerinin ve bugün ne durumda olduklarının saptanması,
e) Kırsal kesimde uygulanan vergilendirmede bütün Toprak Mahsulleri vergi mükelleflerinden, Hayvanlar Vergisi mükellefleri ve yol mükellefiyetine tabi tutulan vatandaşlardan Varlık Vergisi'nde olduğu gibi teker teker (Türk, Yahudi, Rum, Ermeni vb. olarak) yapılan tahsilatın listesinin çıkarılması,
f) Toprak Mahsulleri, Hayvanlar Vergisi ve Yol Mükellefiyeti'ne tabi tutulan vatandaşlardan (Türk, Yahudi, Rum, Ermeni vb. olarak) vergilendirme sırasında kaç kişinin öldüğünün ve ölüm nedenlerinin (Açlık, Sıtma, Verem vb.) saptanması,
g) Toprak Mahsulleri Vergisini ödemeyen köylü mükelleflerden kaç kişinin hapis yoluyla ödemeye zorlandıklarının listenin çıkartılması,
h) O günün koşulları içinde, milyonluk ordunun tümü ile bütün vatandaşların (Türk, Yahudi, Rum, Ermeni vb. olarak) ihtiyaçlarını karşılamak üzere başvurulan ödemeler sırasında yalnız Ereğli Kömür Madenleri'nde ölen 419 kişinin, yaralı ve hasta oldukları saptanan ve bu yüzden ölen vatandaşların adları ile kimliklerinin saptanması (ve alınacak sonuca göre bu konu hakkında ne yapılabileceğinin düşünülmesi),
ı) 1940'lı yıllarda, savaş sırasında:
1. Türkiye'de ne kadar azınlık olduğunun (Yahudi, Rum, Ermeni vb. olarak) ve bu vatandaşlar hakkında ne gibi ayrıcalıklı işlemler yapıldığının saptanması,
2. Savaş sırasında Türkiye'ye sığınan yabancıların (İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Yahudi, Yunan vb.) adları ile yaptıkları işler ve kendilerine tarh edilen vergilerle, yapılan tahsilatı gösterir ayrıntılı bilgiler içeren cetveller çıkarılması.
i) Savaş sırasında taşımacılık büyük sorun olmuştu; çünkü araç yoktu. Bu nedenle kırsal kesimden Milli Korunma Kanunu'nun verdiği yetkilere dayanılarak yaylı, talika ve benzeri arabalar atları ile alınıp Ordu'ya verilmişti. Halkın elinden alınan arabaların ve atların sayısının, nereden alındığının, bunların o zamanki değerlerinin ne olduğunun ayrıntılı bir cetvel halinde verilmesi (Trakya'daki Zırhlı Tümenin Süvari ve Topçu alaylarına verilen bu arabalar ve hayvanları hakkında istenilirse bilgi verebilirim),
j) Varlık Vergisi mükelleflerinin ticari defterlerinin ve hesaplarının (zamanaşımı içinde) yeniden incelenerek, daha önce ne kadar vergi verdiklerinin saptanması ve verilen vergilerin yasalara uygun olup olmadığı, vergi kaçağı olayı varsa bunun rakam olarak hesaplanması ve beyannamelerinde gösterdikleri gelir ve kazancın mevcut varlıkları ile ilişkisinin aranması,
Bu soru maddelerinin daha da uzatılması elbette mümkün, hatta gerekli olabilir. Şimdilik bunların sağlanması Varlık Vergisi konusundaki tartışmalarda doğrulara yaklaşma açısından yararlı olabilecektir." (Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi, s.268-271)

Bugünkü yazının giriş bölümünü boşuna yazmadım: Şükrü Saracoğlu'nun, dolayısıyla onun üzerinden CHP ve cumhuriyetin kurucu kadrosunun ırkçı ve faşist olduğu iftirasını sermaye yapanların, aynı zamanda, AKP goygoycuları olduğunu işaret etmek istedim. Yani: İslamcılar, Yetmez ama Evetçiler, solcu dönmeleri, liboş liberaller ve fantirifittonlar.
Bu uyumlu ve güdümlü ilişkiyi gözden kaçırmayanlar, Şükrü Saracoğlu'na ırkçı karasını çalanlar ile anayasaya aykırı antidemokratik HSYK Yasası'nı Cumhuriyet'e dayatan anlayış arasındaki akrabalığı kolayca fark edebilir. 12 Eylül 2010 referandumunda "evet" ve "yetmez ama evet" oyu verenler de aynı kişilerdir.
Kuvvayi Milliye'nin, Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyet'in spor kulübü olan Fenerbahçe'nin bu kirli ilişkinin tuzağına düşeceğini ve Saracoğlu'nun ırkçı olduğunu iddia edenlere inanacağını ve bu nedenle stadyumdan adını kaldıracağını sanmam.

Saracoğlu hükümetinin kabul ettiği ve uyguladığı bu Varlık Vergisi, Türkiye'ye özgü bir vergi değildir. Savaşın getirdiği ek giderleri karşılamak için Almanya, Yunanistan, Macaristan, Bulgaristan, İsviçre, ABD, Holanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde de bu türden vergiler uygulanmıştır.
Bu dönemde özellikle gıda maddelerinin yokluğundan yararlanan karaborsacılar türemişti. Haksız zenginler çıkmıştı. (Alev Coşkun, Ödemiş'ten Zirveye Tırmananlar, Ödemiş Belediyesi, s.256)

Hitler Almanyası Dr. Refik Saydam hükümetini devirmek, hiç olmazsa "Anglosakson" (İngiliz-Amerikan) yandaşı gösterilen Dışişleri Bakanı Saracoğlu'nu görevden aldırmaya çalışıyordu. (Age. s.235) Saracoğlu işte böyle?

Yazı dizisini şimdilik burada bitirirken, referans olarak kullandığım Alev Coşkun ile Cahit Kayra'nın kitaplarını mutlaka okumanızı tavsiye edeceğim.
Bir de Gürkan Hacır'ın Efe Başvekil (Remzi Kitabevi) adlı belgesel romanı var.

Son söz: Fenerbahçe Kurtuluş Savaşı'nda "gazi" olmuştu. Gazi Fenerbahçe günümüzde bir kez daha gazi oluyor. Gazi Fenerbahçe ne Cumhuriyet'e ne de kurucularına ihanet eder. Bu nedenle stadyumunun adı Şükrü Saracoğlu'dur ve değişmez!

Hiç yorum yok: