14 Haz 2015

KERBELA

Bunları yazmalımıyım?
Yoksa 1400 yıldır saklı kaldıkları diğer tüm hakikatlerle beraber terk mi etmeliyim,
sükûtun dilsiz şeytanlarca korunan gayyasına?
Yazdıklarımı okuyacak olanlar, biraz da ilgililerse hani bu konulara, dehşete kapılacaklardır.
Zira Sünni dünyada bu yazacaklarımı anmak, dinden çıkaracağı gibi, canından da eder insanı.
Tehlikeli sular…
Lakin Hak namına birilerinin yazması lazım bunları, hele ki Muharrem’i yaşıyorken.
Yazacaklarımın anlaşılması için uzun bir giriş yapmam gerekecek…
Özet bir İslam Tarihi belki… Umarım sıkılmazsınız. Ancak yazı dizisi sonunda eminim ki, zihinlerdeki birçok taş yerine oturacak, birçoğu da yerinden fırlayacak…
 Fakat bilinmelidir ki, ışık gizlenemez, karanlık rahatsız olsa da…
Güneş, gece uykusundan olacak diye doğmaktan vazgeçmez…
Kerbela’yı anlamak için önce bayağı bi gerilere gitmek gerekir… Ta İbrahim’e…
Üç dinin kurucusu sayılan İbrahim peygamberin hikâyesi önemlidir.
Daha çocukken sorgular… Tanrı kimdir? Veya nedir?
Ay, yıldızlar ve güneş… Yaşadığı toplumda tanrı olduğuna inanılan gök cisimlerine bakar… “
Batan bir şey, Rab olamaz” der ve “Rab bunların hepsini var eden olmalı” sonucuna varır.
Tanrı varsa, olmalıysa, evrene nefes verenin ta kendisi olmalıdır. Peygamber, kitap,
melek olmaksızın, O’nu anlar… Görür… Bilir…
Çünkü “O”, bilinmek için hiçbir dine muhtaç olmayandır…
Bu sebeple gayrı hiçbir tanrı veya tanrı yardakçısı İbrahim’e engel olamaz, korkutamaz,
alıkoyamaz hakikati haykırmasından…
Hakk el yakîn…
Putları kırar, ateşlere atılır… Ateşe atıldığı an Cebrail’in yardımını dahi reddeder. Sadece “O” diyenlere nasip olabilecek olana mazhar olur.
O’na İbrahim gibi güvenir ve O’nu bilirsen O, senin için de ateşi suya çevirir…
Mısır ve ardından bugünkü İsrail… Ur’dan Kenan diyarına yaptığı bu yolculuk, bir yayçizer. (Irak’tan Mısır’a) Bu yay’a Hilal bölgesi denir.
Kutsal hilal… Velud hilal…
Çocuğu yoktur… İbrahim yaşadığı toplumun geleneği üzere tek eşlidir ve eşi Sara kısırdır. Ur halkının yasalarına göre, bir adam sadece eşi kısır ise ikinci bir eş alabilir ancak, eşi çocuk yapmak amacıyla ona bir cariye verirse o zaman evlenme hakkı ortadan kalkar. Sara kıskanç bir kadın ve İbrahim’in başka bir kadınla evlenmesi fikrine dayanamıyor. Bu sebeple Mısır’da firavunun kendisine hediye ettiği hizmetçilerinden Hacer’i İbrahim’e veriyor. Böylelikle İbrahim’in evlenme hakkı da ortadan kalkmış oluyor.
Dikkat ettiniz mi? İbrahim, günlük hayatında yaşadığı toplumun beşeri hukukuna riayet ediyor. Evlenme hukuku olarak kutsal bir vahiy beklemediği gibi, pagan bir toplum olan Ur halkının yasalarına göre hayatını idame ettiriyor.
Şeriat! Şeriat! diye bağıranlara ne güzel bir örnek…
Hayatı idame ettiren konularda beşeri hukuka uymak, Hz. İbrahim’in sünnetidir…
Hacer’in bir oğlu olur, İsmail. Allah’ın işi bu ya! Mucizevî bir şekilde Sara da hamile kalır. O da İshak’ı doğurur.
Tanrı İbrahim’i sınamak üzere, Müslümanlara göre İsmail’i, Yahudilere göre İshak’ı kurban etmesini istiyor… İbrahim, en sevdiği varlığını kurban etmek üzere iken kendisine durması emrediliyor. Ve ona büyük bir kurban veriliyor…
Kuran’a göre “zibhun azim”, çok büyük veya en büyük kurban…
İbrahim’e verilenin, büyük bir koç olduğuna inanılır her üç dine göre…
O büyük kurban, bir koç muydu? Koç ise, neden özellikle “azim” deniyor?
Belki uydurma, belki değil ama muhakkak hak eden bir yorumla; Erenler derler ki, İbrahim oğlunu boğazlayacağı sırada Allah ona seslendi; “Ey İbrahim! Oğlunu bırak, ben senin soyundan bir evladını kurban olarak seçtim. Yemin olsun ki o, hakikat adına verilmiş en büyük kurban olacaktır…”
Bahsedilen kurban, dev gibi bir koç değil, dev gibi bir yürektir…
Hüseyin’dir…
Sara, Hacer’i kıskanır… İbrahim’den Hacer’i ve oğlunu kovmasını ister. İbrahim, Hacer ve oğlunu bu gün Mekke dediğimiz yere kadar getirir ve orada bırakır…
Kadın ve çocuğu, ıssız bir vadide bırakıp dönmek nasıl bir şeydir bilinmez fakat orada yaşamayı başarırlar…
İsmail’in çocukları olur, çoğalırlar…
Arap yarımadasında yaşayan kadim halka “Arab-ı Aribe” denir. İsmail’in soyundan gelenlere ise, “arab-ı musta’ribe”, “sonradan Araplaşmış olanlar” denir. İsmail soyundan gelenler daha sonraları Adnanî, yerel-kadim Araplar ise Kahtanî olarak anılmışlardır. Adnan, İsmail’in soyundandır ve kendinden sonra gelenlere adını vermiştir.
Hz. Muhammed’in yaşadığı “Kureyş”liler İsmail soyundan gelirler, Adnanî’dirler.
Medineliler ise Kahtanî’dirler, kadim Arap soyundan gelirler…
O günün Arabistan’ında, “Arap”lık şuuru yok. Arap ulusu diye bir ulus bilinci oluşmamış.
Herkes ait olduğu kabileyle anılıyor. Bu kabileler arasında da bitimsiz savaşlar, düşmanlıklar var. Anlayacağınız Kahtaniler ile Adnaniler birbirlerinden haz etmeyen iki toplum.
Kahtaniler, “felix Arabia”, müreffeh Arabistan denen güney Arabistan’da yaşıyorlar.
Ancak büyük bir sel sonucu orası harap olunca kuzeye göç etmek zorunda kalıyorlar.
(Maarib barajı yıkılınca Felix Arabia mahvolur) “Medine” denen “Yesrib”, bu göçle gelen Arapların şehri.
Adnaniler, ticaretle uğraşıyorlar… Tıpkı amca çocukları Yahudiler gibi… Daha bi şehirliler, aristokrasi var… Edebiyat, özellikle şiir çok gelişmiş… Tüccar olduklarından, o gün bilinen dünyadan da haberdarlar…
Kahtaniler ise, tam anlamıyla bedevi özelliklere sahipler. Tarım ve hayvancılıkla uğraşıyorlar. Sert çöl ikliminde yaşamak, karakterlerini de sertleştirmiş.
Patavatsızlıklarıyla ve görgüsüz davranışlarıyla biliniyorlar…
Rekabet ve düşmanlık alabildiğine…
Konudan uzaklaşacağım ama önemli ve ibretlik bir olayı da anlatmadan geçemeyeceğim.
Fil vakası…
Arap yarımadasında her din var… Necran bölgesinde Hıristiyanlar var... Zerdüştler, muvahhid Hanifler… (Hanifler, bu günkü Deistler gibiler, Tanrıya inanıyor ve erdemli yaşıyorlar ancak hiçbir dine inanmıyorlar) Ve paganizmin envai çeşidi… Bir de, her nasılsa Yahudi olmuş Arap kabileler var. Mesela Medine Yahudileri, bilinenin aksine İsrail oğullarından olmayıp, tıpkı bizim hazar Türkleri gibi, Yahudiliği benimsemiş Arap kabileleridir…
Hz. Muhammed doğmadan önce, yarımadanın güneyindeki Yahudi Araplar, Necran’lı Hıristiyan Araplara saldırırlar. Necran’lıları katlederler. Necran’lılar da, kendileri gibi Hıristiyan olan “Habeş Necaşisi”nden yardım isterler. (Necaşi, Habeşlilerin krallarına verdikleri unvan) O da, fanatik, fundamental bir Hıristiyan olan Ebrehe adlı generaline, gidip Yahudilerin hakkından gelmesi, talimatını verir. Ebrehe, Yemen’de taş üstünde taş bırakmaz. Yahudileri siler güney Arabistan’dan.
İmanlı bir Hıristiyan olduğundan, Sana’da devasa bir kilise yaptırır. Ancak Araplar kiliseye pek rağbet etmez. Kadim tapınakları olan Kabe’ye gitmeye devam ederler. Bu “kâfirliğe” öfkelenen Ebrehe, her inanan din mensubu gibi davranır. Gidip Kâbe’yi yıkmak ister. Zira orada tanrıya ortak koşuluyor, taş ve tahtadan putlara tapılıyordur. Yürürlükte olan din Hıristiyanlık ve Ebrehe iyi bir Hıristiyan’ın yapacağı şeye talip oluyor, “kutsal savaş”a…
Sonuç, Allah belasını veriyor…
Ordusu da, kendisi de helak oluyor…
Tanrı, “imanlı Ebrehe”nin yıkmak istediği, putlarla dolu Kâbe’yi koruyor…
Kuran da, Ebrehe’nin ordusundaki savaş fillerine atfen, Fil suresi adıyla anılan kıssada bu olay anlatılır… Hiçbir tefsirde, bu soru sorulmaz;
Ebrehe putları yıkıp, Arapları mevcut semavi din olan Hıristiyanlığa davet etmek için sefer düzenlemişken, Allah neden onu ve ordusunu helak eder? Kâbe, nihayetinde o zaman putlarla dolu ve insanlar Allah’a ortak koşuyorlar… Allah neden kendi adına böyle “hayırlı” bir iş yapan adamı cezalandırdı?
Bu gün Allah adına savaştığını iddia edenlere ibret olsun diyedir belki…
Belki de Allah adına, herhangi bir vahiy almadığı halde, durumdan vazife çıkarıp iş yapanlara bir cevaptır…
Doğrusunu O bilir…
Uzun ve heveslisi olmayanı sıkacak teferruata girmeden devam ediyoruz.
Hz. Muhammed’in doğumuna kadar ilerleyelim…
Dedesi Abdulmuttalib…
 İslam tarihçileri Abdulmuttalib’e toz kondurmazlar. Biz de konduracak değiliz fakat Fil vakasının kahramanı, peygamberin isim babası ve hamisi, erdem ve hikmet sahibi Abdulmuttalib’in, kendi çocuklarından birine neden “Abdul-uzza” (Uzza’nın kulu) adını verdiğini sormak zorundayız. Uzza, Mekkelilerin ulu tanrılarından biri. Lat, Menat, Uzza ve Hubel bu putların/tanrıların en bilinenleri ve meşhurları… Abdulmuttalib, oğullarından birine, daha sonra Ebu Leheb diye anılacak olan ve Kuran’da lanetlenen oğluna, neden Uzza’nın kulu ismini verdi?
İslam tarihçileri Abdulmuttalib’in pagan olduğunu söylemediği gibi, oğluna nasıl olup ta bir putun ismini verdiği sorusunu da sormaz…
Bin soru sorabilir, bin sayfa yazabiliriz…
Ve fakat Abdulmuttalib gerçekten de asil, vakur, mümin, erdem ve hikmet sahibi bir insan…
Geçiyoruz… Kerbela beklemez…
Hz. Muhammed’in doğumuna ilişkin bir dolu mucizeler anlatılır. Mevlit bu mucizeleri anlatan en güzel manzumlardandır.
Doğduğu gece göller batar, Mecusilerin ateşleri söner, Kâbe’deki putlar devrilir vs. Sürekli üzerinde bir bulut gezer, eli değdiği yer neşv-ü nema bulur…
Peki, böyle bir çocuk büyüdüğünde “ben peygamberim” dese kim şaşırır? Kimsenin şaşırmaması gerekir, hatta “bu çocuk doğduğu andan itibaren mucizelerle yaşadı, belliydi sonunda kutsal biri olacağı” denirdi onun için… Oysa hiç de öyle olmadı. Hz. Muhammed peygamberliğini açıkladığında herkes, “hadi canım, Muhammed mi?” diye hayrete kapılmışlardı. Kimse ondan böyle bir şey beklemiyordu. Belki de, ilk dönem İslam tarihi yazıcıları, İsa’nın mucizevî hayatına kendilerini biraz fazla kaptırmışlardı ve -sanki gerekliymiş gibi- ona yaldızlı bir CV hazırlama gereği duymuşlardı…
Kim bilir?
Bir de meşhur bir Bahira meselesi var… Tüm müsteşriklerin üzerine atladığı bir uydurma bu da…
Efendim peygamber çocukken amcası ile Şam’a sefere çıkmış. Yolda bir Nasturi eren onu ve alametlerini görmüş ve amcasına, “bu çocuğu Şam’a götürmeyin, orada çok Yahudi var, bu alametleri fark ederler ve ona zarar verirler” demiş. Amcası da (Ebu Talib) mallarını oracıkta satıp gerisin geriye Mekke’ye dönmüş… Sanki Yahudiler, her yerde öldürmek üzere peygamber arayan ortaçağ sniper’ları… Ayrıca Mekke’den Şam’a varasıya kadar elli yerde Yahudiler var, Medine de, Hayber’de… Her şehirde, her kasabada var olan Yahudiler fark edememişler de, sadece Şam Yahudileri mi fark edeceklermiş? Bir de, Hz. Muhammed geçimini ticaretle sağlayan biri ve defalarca Hatice’nin mallarını kervanlarla taşıdığını biliyoruz. Tüm bu seferleri boyunca hiçbir Yahudi peygamber avcısına denk gelmedi mi? Bu arada, neden bu Bahira olayı erken dönemlerde hiç anılmazken, daha ziyade Hıristiyanlarla Müslümanların cebelleşmek zorunda kaldıkları, Hicri 200’lerden sonraki kaynaklarda geçer?
Hz. Muhammed bir tacirdi… Yani sürekli seyahat eden ve sürekli farklı dinler, kültürler ile temas halinde olan biriydi. Elbette onları ve inançlarını tanıyordu. Ancak Bahira olayı tam da, tartışmada sıkışıldığı an sıkılan bir kurşuna benziyor…
Peygamberin Ümmi oluşu meselesine gelince; Ümmi, semavi din formasyonu almamış kişilere verilen addır. Kuran Arapçasına bakıldığında, ehl-i kitap ulemasının kimlere ümmi dedikleri irdelenirse, Muhammed’e neden ve nasıl ümmi dendiği de anlaşılır. Bir semavi dinin rahle-i tedrisinden geçmemiş olmaktır ümmi olmak, yoksa okuma yazma bilmeme değil… Zira okuryazar olmayan biri yıllarca nasıl ticaret yapar? Onca hesabı, senedi nasıl tutar? Ticaret yapıyor, din kuruyor, koca Kuranı ezberliyor ama 28 harfi öğrenemiyor… Çelişkinin dibi…
Pak ve erdemli bir genç… O kadar ki, Mekkelilerin yozlaşmış hayatları onu ve bir grup genci rahatsız ediyor…
Seyahatleri sırasında dünyayı tanıma fırsatı bulan bu nesil, yaşadıkları toplumu ve bu toplumun ahlaksızca işledikleri zulümleri düzeltme yolları arıyorlar. “Hılful fudul” (erdemliler hareketi) adında bir teşkilat kuruyorlar ve Mekke’de zulme uğrayan kim varsa haklarını almaya yemin ediyorlar… Bu cemiyetin/kardeşliğin mensupları ve sonrasında ne olduğuna ilişkin tatmin edici bir cevap bulamazsınız kaynaklarda. Neden? Peygamber olan bir kişinin, daha vahiy almaya başlamadığı yıllarda hakkı tutan ve haykıran biri olması teolojik açıdan hangi mahsurları barındırır? O gün yemin ettiği gençlerden hangisi/hangileri daha sonraları İslam’ın en önemli isimleri oldular? Hılful fudul mensupları yazılırken, peygamberin kadim dostları neden anılmadılar? Anılsalar ne olurdu?
Komplocular iş başına…
Hılful fudul önemlidir… Ebu Bekir’in şak diye Müslüman olmasının veya Ebu Cehil gibilerin inatla Muhammed’e düşmanlık yapmalarının nedenleri anlaşılacaksa, Hılful Fudul’un deşifre edilmesi ile mümkün olacaktır. Ta Hüseyin ile dönemin Emevileri arasındaki mücadeleye varıncaya kadar… (İleride daha kapsamlı bir şekilde anlatırız.)
Sonra inziva dönemi…
Mağarada derin sorgulamalar…
İslam tarihçileri, Hz. Muhammed’in mağarada (Hira) ibadet ettiklerini söylerler… Ne ibadeti? Hangi ritüeller? Burada kastettikleri bildiğimiz ibadetlerse, bu mümkün değil. Çünkü orada yaptığı ibadetlere ilişkin bir rivayet yok. Eğer ibadetten kasıt, sorgulama ve düşünme ise, o zaman da ibadet denen uygulamaların tamamı gözden geçirilmeye muhtaç kalır ki, maazallah… Hiçbir Ortodoks dinci, düşünmenin ibadet olduğu hakikatini kabul etmez/edemez…
Ederlerse ortada kendi anladıkları manada din diye bir şey kalmaz. O halde Hz. Muhammed 40 yaşına kadar Hira mağarasına çekilip ne yapıyordu?
Zulümleri hazmedemeyen tertemiz bir genç… Örgütlenme çabaları sekteye uğramış besbelli… Ve ıssız bir mağaraya çekilip bir şeyler yapıyor…
Her ne yapıyorduysa, her ne soruyorduysa, her ne düşünüyorduysa bilemiyoruz ancak cevabını Allahtan başkasının veremeyeceği şeyler olmalı ki, sonunda Allah onunla konuştu…
Doğru soruyu, doğru şekilde sormayı becerebilirsen, ibadetin nasıl olduğunu öğrenmeye çalıştığın kadar, ne olduğunu anlamaya çalışırsan, sıyrılarak saf bir gönül ile O’na âşık olursan, frekansı yakalarsan…
Allah sana da cevap verir…
Zikir nedir? O zaman anlarsın…
Ve bir bakarsın ki, doğudan batıya her yanı kuşatan, sana da “Oku” diyor…

“Oku… Yaradan Rabbin adıyla… Ki O, insanı bir kan pıhtısından yarattı… Oku,
“Oku… Yaradan Rabbin adıyla… Ki O, insanı bir kan pıhtısından yarattı… Oku, Rabbin kerem sahibidir ki, insana kalemle yazmayı öğretti…

İlk vahiy…
Evine koşar… Paniklemiştir… Ne olduğunu anlamak için önce sakinleşmesi gerektiğini söyler eşi Hatice… Beraberce yaşlı, bilge Varaka’ya gidip danışmalarının doğru olacağına karar verirler. Varaka, Hatice’nin amcasıdır ve Hıristiyan’dır… Varaka Hz.
Muhammed’e, beklenen son peygamber olduğunu söyler… Ve adı bir daha, hiçbir yerde
geçmez…
Varaka kimdi? Hz. Muhammed’in peygamberliğine noterlik yapan bu kişi, Müslüman oldu mu? Oldu ise adı neden ilk Müslümanlar arasında yok? Müslüman olmadı ise, beklenen son peygamberi gören ve tanıyan biri, niçin ona iman etmez? Başka Hıristiyanlar var mıydı Hatice’nin ailesinde veya Mekke’de? Bu ve benzeri sorulara tatmin edici bir tek cevap bulamazsınız kaynaklarda… Geçelim…
Zorlu bir süreç…
Aşağılamalar… Alay etmeler… Taciz ve işkenceler…
Çoğunluğu garibanlar olmak üzere, bir avuç insan inanır Muhammed’in Tanrı elçisi olduğuna… Bazı kimseler inanmazlar fakat düşmanlık ta etmezler. Ama öyleleri vardır ki, kendilerini Muhammed’i ve fikirlerini yok etmeye adarlar… Ebu cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb başta olmak üzere Mekke’nin efendileri…
Hanifler içerisinden, yani tek tanrıya inanan İbrahim’in dini üzere olanlardan, bazıları Muhammed’e iman ederler Ebu Zer gibi, bazıları ise hiç iman etmez… Onlar hakkında ne Kuran’da, ne Hadislerde tek kelime kötü söz de göremezsiniz… Kâfir denmez Haniflere… Hani Hz. Muhammed’e inanmayan kâfirdi? Hanifler hiçbir semavi dine tâbi değiller, bu dinlere ait ritüelleri de yapmıyorlar. Sadece bir olana inanıp, erdemli yaşıyorlar. Ve peygamber onların cennet ehli olduklarını söylüyor…
Yeri gelmişken, Mekkeli efendiler “Muhammed’e neden düşman oldular?” sorusu gündeme geliyor. İslam uleması çoğunlukla, “Allah’tan başka ilah yoktur” dediği için, cevabını verirler. Yani putları inkâr ettiği için Muhammed’e düşman olduklarını söylerler.
Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi, Mekke’de putları inkâr eden birçok zümre var.
Onlara değil de, neden Muhammed’e bu düşmanlık?
Çünkü sisteme çomak sokuyor pak Muhammed… Zulmü reddediyor, köle ile efendi diz dize oturuyor meclisinde, kişinin sahip olduğu her şeyi başkalarıyla paylaşması gerektiğini vazediyor… Bize basit gelebilir ama o günün iktidarları için bu söylem, gerçek bir deprem niteliğindedir. Bu sebeple, Mekke’nin kutsiyetinden istifade edip zenginleşenler, kendi düzenlerini altüst edecek bu öğretiye düşman oluyorlar. Meselenin aslı “tek tanrı” inancı değil, kurulu saadet zincirinin kırılması korkusu… Mekke’nin efendileri, yıllar öncesi Hılful Fudul yeminleşmesi ile yaka yakaya geldikleri idealistlerle, yeniden hesaplaşmak zorunda kalmışlardı. Ama tek farkla… Bu kez savaşacakları sadece Kureyş’in önemli aileleri değildi… Bir de Tanrı katılmıştı düşmanları arasına…
İşleri zordu… Hırçınlıklarının asıl sebebi, çaresizlikleriydi aslında…
Bu çaresizlikten olacak ki ona gelip, amiyane tabirle, “senin derdin ne?” diye sordular…
Para, güç, kadın… Ne istiyorsun birader? Cevap tam da pak Muhammed’e yaraşır bir şekilde geldi; “Bir omzuma Ay’ı, diğerine Güneş’i koysanız da ben yolumdan dönmem/dönemem”…
Yoluna devam eder… Ona katılanlar genelde güçsüz olanlar fakat nüfuzlu kişiler de var…
Mesela Ömer…
Hz. Ömer’in Müslüman olması da ilginçtir. Ömer, Arap kabilelerinin siyasi ilişkilerini en iyi bilenlerden biri. Kim kimle düşman, kim kimle akraba? Genellikle kan davalarını uzlaştırma heyetlerinde elçilik yapan, saygın bir isim. Arap siyasi dehalarından biri…
Muhammed’i öldürmek üzere gelir ama Müslüman olur… Nasıl yani? Evet, Ömer gibi zeki ve akıllı birini, öldürmek üzere geldiği bir kişiye iman ettiren ne idi? Kaynaklar, Taha suresini dinledi ve etkilendi derler… Bence bu çok kolay bir cevap… Ömer ki, Müslüman olunca, artık gizlenme ihtiyacı duymuyor bir avuç mümin… O kadar öz güvenle doluyorlar ki Muhammed’e inananlar, Kâbe’ye yürüyorlar… Ve Mekke önderleri dehşet içinde… Böyle önemli birini kim, nasıl ikna etti? Belki de Ömer’e bir şey fısıldandı, o gün için hayal gibi görünen bir şey… Bir ülkü…
Acı dolu günler sürmektedir… Hatice, yani gariban Müslümanların neredeyse tek finansörü, peygamberin hem hayat arkadaşı, hem yâri, hem yoldaşı, vefat eder… Tüm serveti tükenmiştir bu mücadelede… Ve Ebu Talib… Peygamberin amcası ve hamisi,
Ali’nin babası… O da vefat etmiştir.
Ehl-i sünnet uleması utanmadan ve sıkılmadan Ebu Talib’e kâfir derler… Yıllarca Müslümanları nüfuzuyla her türlü saldırıdan koruyan Ebu Talib kâfirse, “kim
Müslüman’dır?” diye sormak lazım bu zavallılara… Yezid’in sofrasında kemik sıyıranlar, elbette Ali’nin babasını kâfir ilan edeceklerdir… Zira tabaklarını yaladıkları efendilerinin tamamı ve onların babaları kâfirdiler… Ali ile zalimlerin neseplerini eşitlemenin en ucuz yolu buydu ve yaptılar… Nesep, o günün Arapları için çok önemli… Aynı “Yezitçi” kaynaklar, Hatice’nin de peygamberle evlendiğinde, 40 yaşında bir dul olduğu iftirasını atarlar. Bu nasıl bir kırk yaşsa, 6 çocuk doğuruyor evlendikten sonra... Ve aralarında en az ikişer-üçer yıl var… Hani biraz daha zorlasalar, yeni bir “Sara”mız olacaktı neredeyse.
Fatıma’nın annesine 40 yaşında ve dul demek, bu günün insanları için bir şey ifade etmese de, o günün Arap kafasında çok şey ifade eder… Tüm bu düzmece haberler, Hüseyin’in ve “Ehli Beyt”in şeceresini, dolaylı da olsa, tahfif içindir.
(Bir parantez… Bunları şu yüzden belirtiyorum; İlerledikçe göreceksiniz ki, Yezitçi kafa, kendi meşruiyeti adına, hemen hemen her muktedir gibi, bir tarih inşasında bulunmuş ve özellikle Sünni İslam, bu yazdırılmış tarihe iman etmiştir. Bu yezitçi tarih yazıcıları, kendilerine verilen emirler doğrultusunda, alelacele diğer semavi/beşeri öğretilerden kopyalama yoluna gitmiş ve çelişkileri göz ardı etmişlerdir. Ancak bu çelişkiler, tarih ile sınırlı kalmamış, söz konusu tarih ve o tarihte yer alan kişiler, aynı zamanda dinin de temelinde yer alan şahsiyetler olduğundan, onlar adına atılan iftiralar ve söylenen yalanlar, dinin içerisinde de itikadi ve ameli sapmalara yol açmıştır. Ve ortaya bambaşka bir din anlayışının çıkmasına sebep olmuştur ki, bu dinin pak Muhammed ve öğretisiyle bir alakası kalmamıştır. Şia olduğumu sanmayın… Bu günkü anlamıyla Şia da, bu manada pek farklı değildir. Onlara da geleceğiz ileride. Bu durumun tek bir adı vardır…
“TAHRİF”.
Bir an Yezid gibi düşünün… Babanız Ali’ye, dedeniz Muhammed’e düşman… Nineniz Hz. Hamza’nın ciğerini yemiş olan Hind… Rakibiniz ise Hüseyin… Onun babası Allah’ın aslanı Ali, annesi mümin kadınların en hayırlısı Kevser Fatıma… Dedesi Muhammed…
Araplar için nesebin hayati olduğu da göz önüne alınacak olursa, Yezid’in şansı var mı?
İşte, şeytani zekâ burada devreye giriyor, “Canım! Ali’nin babası da kâfirdi, Fatıma’nın
annesi de 40 yaşında bir el artığı idi” demek suretiyle kendi nesebindeki, o günün Araplarınca bariz hastalıkları, bir nebze olsun kapatmaya çalışıyor. Maalesef başarılı da oluyor… Peygamber ve ailesinin kadim düşmanları, peygamberin vefatından 30 yıl sonra onun halifesi oluyor… Ne acıdır ki, Mekke’nin zalim efendileri, 30 yıllık bir “fetret”ten sonra, tekrar iktidara sahip oluyorlar… Dünün pagan efendileri, bu kez İslam’ın halifeleri oluveriyorlar… )
Habeşistan’a hicret…
İşkencelere dayanamayan garibanların, Habeş kıralı Necaşi’den sığınma talepleri olumlu karşılanır. Ancak gelin görün ki, buraya hicret edenlerden bazıları din değiştirip Hıristiyan olurlar… O zamandan günümüze dek Müslümanların, Hıristiyanlık propagandası karşısında, sürekli teyakkuzda olduklarını görürsünüz… Mısır’ın Ömer zamanında fethinden, Türklerin Anadolu’ya girişlerine kadar… Hıristiyan misyonerler, özellikle yeni Müslümanlar için hep tehdit unsuru olarak görülmüşlerdir… Elan misyonerlik faaliyetlerine karşı da bu tavır devam etmektedir.
Derler ki, Necaşi öldüğünde peygamber onun cenaze namazını kıldı. Necaşi’nin Müslüman olduğuna dair bir delilimiz yok ama erdemli ve adil biri olduğunu biliyoruz.
Peygamber ile bu günkü Müslümanların “insan”a bakışı arasındaki uçurumu gözler önüne seren diğer bir örnek de budur… Peygamber, adil ve erdem sahibi birine, hangi dinden olduğuna bakmaksızın Mümin muamelesi yapıyor…
Medine’ye hicret…
Peygamber Medine’ye bir elçi gönderir, öğretisini anlatması için… (Musab b. Umeyr) Bir yıl içerisinde Onlarca Medineli Müslüman oluverir… İlginç! Hz. Muhammed 13 yıl boyu kendi kabilesine vazeder ve ancak yetmiş kadar kişi kendisine inanır, oysa Musab adlı genç, bir yılda bu sayıyı yakalar neredeyse. Musab’ın yeteneği miydi bu, yoksa Medinelilerin imana olan aşkları mı bilinmez ama bildiğimiz bir şey var ki, Mekke ile Medineli kabileler arasında bitimsiz bir rekabet, kan davası ve düşmanlık vardı. Daha önce dediğimiz gibi, Mekkeliler Kureyş kabilesinden yani Adnaniydiler, Medineliler ise Kahtaniydiler. Medinelilerin, Mekke’nin düşman olduğu bir görüşe kulak vermeleri ve onları himaye etmeleri sanırım insana dair en eski davranış şekillerinden biri…
“Düşmanımın düşmanı, benim dostumdur…”
Hz. Muhammed’e inananlar birer ikişer, gizli ve açık şekilde yeni Müslüman olan ve kendilerini davet eden Medine’ye hicret etmeye başlamışlardı. Hz. Muhammed ise hâlâ Mekke’deydi. Medine, Mekke’nin Şam ticaret yolu üzerindeki en önemli duraktı.
Muhammed Medine’ye giderse ve orada güçlenirse, bu durum Kureyş’in boğazına ilmek geçirmekten farksız olacak, gayrı Mekke’nin ticaret yapması imkânsız hale gelecekti. Bu nedenle Mekke efendileri, aralarında anlaşıp Muhammed’i öldürmeye karar verdiler…
Hz. Muhammed ise gizlice Mekke’den ayrılır. Ayrıldığı fark edilmesin diye evinde birinin kalmasını ister. Bu kişi peygamberin yatağında yatacak ve suikastçılarla yüzleşecekti…
Cesur ve fedakâr biri olmalıydı… Canını seve seve verebilecek biri… “Deli” cesaretine sahip bir Aslan olmalıydı…
O gün yaşayanlar arasında bir tek Aslan vardı…
Ve ona Ali diyorlardı…
Suikastçılar eve daldıklarında, Muhammed’in yatağında yatanın Ali olduğunu fark ederler… Delirmişlerdir.
Muhammed’i ellerinden kaçırmışlardır…
Mekkeliler için her şeyin kaybedildiği gün, o gündü aslında…
O öfkeyle saldırırlar… Müslümanlardan kalan ne varsa yağmalarlar… Şam pazarında satmak üzere bir kervan oluştururlar… Kervanın başındaki ise Yezidin dedesi Muaviye’dir. Dikkat ederseniz, efendilerin tipik davranışıdır bu.
Musluğun başını kimseye bırakmazlar…
Peygamber coşku ile karşılanır Medine’de… Bazıları ona inanır, bazıları ise inanır gibi yapar. Bunlara Münafık deniyor.
İlginçtir! İslam tarihlerinde münafıkların ismi geçmez. “İbni Selul” ve arkadaşları denir hep. Neden? Kimlerdir bu münafıklar? Yüzlerce ayette münafıklardan söz edilir ancak bilinen tek bir münafık var. Onca ayet bir kişi için gelmiş olamaz değil mi? Geçelim…
Medine’de paylaşım esaslı bir düzen kurulur. Herkes her şeyini olmayanlarla paylaşır, “yârin yanağı” dâhil…
Medine’de Kahtani Araplar dışında, Yahudiler de vardır. Onlarla da bir antlaşma yapılır, “Medine Vesikası”. Her iki taraf için de adil görünen bu antlaşma çok uzun sürmeyecek, insana dair hırslar ve iktidarı ele geçirme tutkusu, Medine Vesikasının delinmesine sebep olacak ve bu delinmenin bedelini Yahudiler, hem de çok ağır bir biçimde ödeyeceklerdir.
Yerleşik ve düzenli bir hayat kurulmaya başlanınca “şeriat”, yani hukuk elzem hale gelmiştir. Ancak bu hukuk sistemi, Ortadünya örfü, Yahudi şeriatı ve Arap geleneğinden başka bir şey değildir. Elbette birkaç önemli dokunuş vardır fakat genel çerçeveyi belirleyen yukarıda saydığımız çizgilerdir. Zaten Kuranın özü, beşeri hayatı tanzim eden hususlarda, günün şartları muvacehesinde yeni kanunlar veya içtihatlar yapılmasına karşı değildir. İbrahim örneğinde bunu açıkça görmüştük. İbrahim, evlilik hukukunda vahiy beklememiş, geldiği toplumun ananesine göre davranmıştır. Ancak dinler kurumsal bir yapıya bürünmeleri ile beraber, hayatın her alanını kontrol altında tutmak istediklerinden, her fiile bir uygulama biçimi getirmişler ve bunun Tanrının arzusu olduğu yalanını, utanmadan atmışlardır. Dolayısıyla ortaya nasıl yemek yiyeceğinizden, eşinizle olan münasebetinize varıncaya kadar koskocaman bir hukuk sistemi çıkmıştır. Bu yığınla hukuku, bir de Tanrı sözleriyle mühürlediniz mi, alın size engizisyonun sorgulanamaz yasaları… Din sınıfının karşı konulamaz gücü… Kast’ın olmazsa olmazı…
Medine’ye adalet hâkimdir… Dini hayat, biline gelen şekliyle devam etmektedir. Tek fark, Arapların düne kadar putları da kattıkları ibadetlerinden, artık onları çıkarmış olmaları… Yani düne kadar putlara kılınan namazlar, artık sadece tek olan Allah’a kılınacaktı. Namaz dediğimiz ritüel, Arapların Tanrıları için yapa geldikleri bir ritüeldi ve Muhammed onlara, gayrı sadece bu ritüeli Allah’a yapmaları gerektiğini vazetmişti. Oruç, Hac, Kurban… Tamamı Arap ve Ortadünya geleneğinde var olan ritüellerdi. Muhammed ile beraber Mabud, tek’e indirgenmiş oldu.
Soru: “Şayet o günkü Araplar, ibadet amacıyla rükû ve secde yerine, Kâbe’ye doğru yüzükoyun yatıyor olsalardı, bu gün kıldığımız namaz nasıl olurdu?” veya “Asıl olan namazın şekli midir? Yoksa namazın neyi hedeflediği midir?” “Arap örfüne yabancı biri, Arap geleneğindeki bir uygulamayla, namazın hedeflediği “öz”ü yakalayabilir mi?” “Namazın hedefini başka başka şekillerle gerçekleştiren biri ibadet etmiş olmaz mı?”
Umarız ki, Hak Erenlerin neden camiye gitmediklerini veya Sünnilerin kıldığı gibi namaz kılmadıklarını anlayamayan yobaz taifesi bu soruları düşünürler…
Namazın ne olduğuna ilişkin Erenler şöyle bir anekdot anlatırlar; Bir keresinde, Ali’nin topuğuna bir ok saplanır, oku çıkarmak gerekmektedir. Canı çok yanar ve der ki, “Durun! Namaza durayım da öyle çekin oku…”
Muhammed, örf ve gelenekler üzerinde düzenlemeler yapar… Mahsurlu olmayanlara dokunmaz, sapkınca bulduklarını kaldırır. Dini hayatla ilgili bir sıkıntı yoktur… Sıkıntı içtimai ve ekonomik olanla ilgilidir. Zekât gibi… Her zenginin malında yoksulun hakkı olduğunu söylemesi, bırakın o günün dünyasını, bu günün insanları için dahi kabul edilemez bir şeydir. Kabul edilemez olup-olmadığını anlamak istiyorsanız, bu günün ulemasının zekât ile ilgili ayetleri ve peygamberin uygulamalarını nasıl eğip büktüklerine, nasıl evirip çevirdiklerine bakın. O zaman, asla zengin yaşamaması gerekenlerin, lüks ve şatafat içerisinde bir hayatları olmasına rağmen, nasıl olup da, aynı zamanda kendilerini Müslüman zannettiklerini anlarmış olursunuz.
İslam tarihleri, entelektüel anlamda ilkokul seviyesinde kabul etmemiz gereken o günkü Arapların, üniversite seviyesinde olan kadim Ortadünya medeniyetleriyle karıştığı dönemde yazılmış olması sebebiyle, onların rivayetlerinde sık sık kullandıkları süsleme sanatlarını da olduğu gibi almışlardır. Mucizeler, Tanrısal müdahaleler, insanüstü insanlar…
Savaşlar…
Özellikle günümüz İslam tarihçilerinin, 7. Yüzyıl değerlerini, 21. Yüzyıl değerleriyle uzlaştırma çabalarının en açık örneklerini, Muhammed’in savaşları hakkında yazdıklarında görürsünüz. Çelişkiler içerisinde boğuşmalarının, çırpınmalarının, aciz kalmalarının temelinde, bu “uyarlama kaygıları” yatar. Savaş hukuku, kölelik-cariyelik, ganimet, yağma hakkı vs… Tüm bu konularda çuvallamalarının sebebi, sanki gerek varmış gibi, günümüzün değerleriyle bağdaşmayan uygulamaları zemzemle yıkama gayretleridir.
“Peygamber herhangi birini öldürdü mü veya bu konuda emir verdi mi?” “Köle veya cariyesi var mıydı?”
“Yenilenlerin malları yağmalandı mı?” “Bir peygamber nasıl böyle davranır?”
Evirmeler-çevirmeler, kıvranmalar... Komik cevaplar…
Muhammedi insan olmaktan çıkarır, bir de sosyoloji, tarih gibi bilimlerden bihaber kalırsanız, komik duruma düşmeniz çok normaldir…
Erenler derler ki; Allah adına, peygamber adına, yüceltme niyetiyle dahi olsa, bir şeyleri saptırır, eğip-büker, eklemeler yaparsanız, bedelini en ağır şekilde ödersiniz… Hem de niyetinizin tam aksi yönünde…
Muhammed de bir insandı ve 7. Yüzyıl insanıydı… O gün hayat nasıl akıp gidiyorduysa, moda ne idiyse, insanlar yemeklerini nasıl yiyor, ulaşımda hangi vasıtaları kullanıyorlardıysa, o da aynını yaptı. Herkesin kölesi varken, onun da vardı… Savaşta yenilene ne yapılıyorduysa, o da aynını yapıyordu… Bir farkla… Muhammed tüm bunları yaparken zalimce değil de, o günün insanına örnek olacak en adil ve merhametli şekliyle yapıyordu. Erdem ve hikmet sahibi birinden fazlası da beklenemez zaten…
Mesela, işçi olmak bu günün dünyasında bir realitedir. Ama bu uygulamayı olabildiğince adil hale getirip-getirmemek işverenle alakalı bir durumdur. Kimi, çalışanına zulmeder, sigortasından çalar, hak ettiğini ödemez. Kimi, sadece ödemekle yükümlü olduğu asgari ücreti öder ve gerisine karışmaz. Kimi de işçisine kârdan ek ödeme yapar, daha müsamahakâr davranır, şartlarını iyileştirme yoluna gider. Ancak hiç kimse işçi sınıfını ortadan kaldırmayı düşünmez.
O gün için savaşta teslim olan her insan, hayatını bir köle olarak devam ettireceğini kabul ederek teslim oluyordu.
Esir pazarında satılıyor ve kendisini satın alan adama hizmet ediyordu. Bu uygulama dünyanın her yerinde hemen hemen aynıydı. Muhammed bu ve benzeri uygulamalarda insani dokunuşlar yapmıştır. “Kölene yediğinden yedirecek, giydiğinden giydirecek ve uyuduğun yerde uyumasını sağlayacaksın.” İnanın, o günün şartları içerisinde bu, Marks’ın komününden bile daha büyük bir devrimdi. Muhammed’den bundan fazlasını beklemek, tersi yönde, dincilerin yaptığı şeyle aynıdır. Ondan, bir insanın yapamayacağı şeyleri beklemek, onu insanüstü görmek demek olur ki, bu da, din adamlarının düştükleri yanılgıya kapıldığımızın göstergesi olu
Bedir-Uhut-Hendek… Müşrik Araplarla ardı ardına savaşlar… Zaferler, yenilgiler, ihanetler… Ancak her geçen gün karşı konulamaz bir yükseliş… Müşrik Araplarda umutsuzluk ve yeis…
Müşrik Araplar içerisinde tipolojisine değinmeden geçemeyeceğimiz biri var. Amr b. Hişam… Namı diğer Ebu Cehil… Ebu Cehil, Muhammed ile akran. Muhammed ve Hılful Fudul kardeşliğinin tahsilât yaptıkları biri, yani o günden beri Muhammed’e kin besliyor. Mekke’nin beş önderinden biri… Zenginlik, güç ve unvan sahibi... Hatta Muhammed’in, onu kazanmak istediğine dair rivayetler var. Öldürüldüğü Bedir savaşı öncesi iki rekât namaz kılıp, “Allah’ım, eğer biz haklıysak onları, onlar haklıysa bizleri, bu savaş alanında helak et” mealinde dua ettiği de bilinir. Mekkeli beşlerden, kendi inançları bağlamında, belki de en samimi ve en dindar olanı. Bir keresinde, yakın bir arkadaşına şunu itiraf ediyor; “ Muhammed’in kabilesi, Haşim oğulları, ne yaptıysa biz iki katını yaptık bu güne kadar. Şimdi onlar, içlerinden bir peygamber çıktığını söylüyorlar. Onun söyledikleri ne kadar doğru olursa olsun, onunla savaşmaktan başka çarem yok.” Bu rivayetin satır araları aslında birçok sorunun cevabı niteliğindedir.
Okumasını bilene…
Bedir günü, Yezid’in dedesi ve dayısı, Hüseyin’in babası ve amcası tarafından öldürülür… Uhut’ta büyük babası, Hüseyin’in dedesini mağlup eder… Hendek’te ise, Hüseyin’in babası, Yezid’in dedesinin en güvendiği şampiyonunu öldürür…
Kerbela’ya gelinene kadar savaşan, dinler veya inançlardan ziyade, ezeli rakiplerdir…
Vizyon ve ülkü sahibi idealistler de, bu rekabetin sentezinden doğmuşlardır…
Mekke fethedilmiştir…
Bir müddet putperest Araplarla mücadele, savaşlar, Huneyn ve Taif seferleri…
Zamanın efendilerine karşı (yani Roma’ya)gövde gösterisi, Tebuk seferi…
Tüm bu hadiseler olup biterken, Kahtani kökenli olan Medinelilerin içine bir kurt düşer, “şimdi ne olacak?”,“acaba peygamber Mekke’de kalacak mı?” En dar zamanlarda peygambere arka çıkan Kahtaniler, zaferden sonra, Kureyş karşısında hep oldukları gibi gene ikinci sınıf mı kalacaklar?
Fısıltılar artar… Peygamberin kulağına kadar erişir… Peygamber de Medinelilerin yüreğine su serper… Medine’ye geri dönecektir…
Peygamber hayatı boyunca, Arap kabileleri arasındaki rekabeti örtmek için uğraşmıştır. Onun karizması, zaman zaman baş gösteren çıkışlara rağmen, özellikle Adnani ve Kahtani Araplar arasındaki ezeli düşmanlık ateşinin küllenmesini sağlasa da, tamamen söndürememiştir.
Veda haccı…
Yaklaşık yüz bin inanan vardır artık…
Ancak son vahiy, “artık bu gün size dininizi ikmal ettim” ayeti geldikten sonra, hastalığı aşikâr hale gelen peygamberin vefatı ve vefatı sonrası ne yapılacağı endişesi baş göstermeye başlamıştı.
Peygamberin akrabaları, hilafetin mutlaka Haşim oğullarında kalmasından yanaydılar.
Medineliler ise endişeyle bekliyorlar ve Kureyş’e kaderlerini terk etmek istemiyorlardı.
Ebu Süfyan şimdilik bir kenarda bekliyor ve olayların seyrini gözlemliyordu. Kurucu akıl ise, işi şansa bırakmayacak kadar tedbirliydiler…
(Parantez…
Burada bir konuya değinmekte yarar var; Peygamberin vefatına yakın gelen vahiylerde, bir nevi müdafaa ve eleştirilere cevap mahiyeti dikkat çeker. Peygamberin yanında yüksek sesle konuşmanın yasaklanması, evlilikleriyle ilgili dedikodulara sert uyarılar, özellikle eşlerinin kendi aralarındaki dedikoduları vs. Bu tür ayetler, müsteşriklerin de dikkatini çekmiş ve peygamberin Kuranı kendisinin oluşturduğuna dair şüphelerine kaynaklık etmişlerdir. Ancak bu ayetlerden anlaşılıyor ki, ilk zamanlarda inkârcıların şiddetli saldırılarına muhatap olan Muhammed, artık kendine inananlar tarafından da –çok açık olmasa da- eleştirilere muhatap oluyordu.
Hele veda haccında, peygamberin neredeyse sorulan her soruya “olur-bir şey olmaz-caizdir” demesi, onun bedevi Araplarca ne kadar yıpratıldığına ve yorulduğuna en güzel örnektir.
Buraya kadar İslam tarihi kaynakları genelde çok fazla çelişmez. Ana kronoloji her mezhepte de hemen hemen aynıdır. Ancak peygamberin son zamanlarından başlamak üzere, ta Kerbela’ya kadar olan süreç ile ilgili rivayetler adeta çıldırır…
Şia ve Ehli Sünnet kaynakları bir yarış içine girmişçesine savaşırlar. Sahih, zayıf, uydurma hadisler havalarda uçuşur. Bunun sonucu olarak çelişkiler, tutarsızlıklar alıp başını gider…
Ben özellikle bu rivayetleri karşılaştırmalı olarak verip, kaynakları savaştırmak yerine, tartışılmaz olayları sorgulamak yoluyla hakikati aramaya çalışacağım. Her iki tarafın da çelişkileri ve tutarsızlıkları böylelikle akledenler için izhar olmuş olacak.
Şia’nın, “Gadir-i Hum”unu, Sünnilerin “Ebu Bekir’in namazdaki imameti”ni hiç anmayacağız… Karşılıklı yüzlerce rivayet… Çoğu akla, mantığa, tarihsel hakikatlere aykırı haberler… Bu rivayetleri ve kaynaklarını tartışmaya ömrümüz yetmez… Sadece Şia ve Ehlisünnetin itiraz etmedikleri tarihsel olayları anlatıp, onlarla ilgili sorular soracağız. )
Peygamber, vefatından kısa bir süre önce, kendisinden sonra ihtilaf çıkmaması adına, vasiyet etmek için kâğıt kalem ister. Orada bulunan Ömer, eliyle peygamberin ağzını kapatır ve “bize Kuran yeter” der. Bunu gören diğer sahabeler, “sen nasıl peygamberin ağzını kapatırsın?” diye Ömer’e çıkışırlar… Münakaşa olur… Ve bunun üzerine peygamber “benim yanımda bu şekilde tartışmayın “ diyerek herkesi dışarı çıkarır... Bu olay her iki ana ekolce kabul edilir.
Ömer, peygamberin vasiyet etmesini ve bunu yazmak suretiyle kayıt altına almasını neden istemedi? Hastalık sebebiyle yanlış şeyler yazdıracağını mı vehmetti? Oysa hani peygamber, vahiy dışında konuşmazdı? (in huve illa vahyin yuha) Acaba vasiyet etse ne yazdıracaktı?
Bir de tersinden soracak olursak; Peygamber vasiyet etme konusunda neden ısrar etmedi? Israr etse ve mutlaka vasiyet etmek istese, edemez miydi? Neden vasiyetten vazgeçti? Su istedi, misvak istedi ama bir daha kâğıt ve kalem istemedi… Neden?
Sünniler, bu hadiseyle Ömer’in Kurana ne kadar bağlı olduğunu ispatladığı yorumunu yaparlar. Şiiler ise, bu hadiseyi – ve daha birçoğunu- Ömer’in aslında hiç iman etmediğinin delili sayarlar.
Ömer’in ilk Müslüman olması nasıl olmuştu hatırlayalım; Peygamberi öldürmek üzere yola koyulmuş ancak Taha suresini duyunca kalbi yumuşamış ve Müslüman olmuştu. Sünni kaynaklarda böyle anlatılır. Şiiler, zaten Ömer’e lanet okumayı bile ibadet saydıklarından, onlardan Ömer hakkındaki görüşlerini sorgulamaya açmaları beklenemez.
Ömer kimdi peki;
Otururken bile ayaktaymış gibi durduğu söylenir. Heybetli biri… Öfkeli, sert mizaçlı… Aşırı derecede kıskanç bir erkek… Cariyesinin Müslüman olduğunu duyduğunda, onu öldüresiye kırbaçlıyor. Müslüman oldu diye değil, kendinden başka bir “erkeğe” iman etti diye.
 Zengin ve nüfuzlu… Öyle ki, peygamberin onu kazanmak için dua ettiği söylenir. Ömer dine girdiğinde Müslümanlara özgüven gelir, tebliği açık açık yapmaya başlarlar. Yeni kurulmuş bir partiye, derin egemenlerin tam destek vermesi gibi düşünün…
Çok zeki, Arapların üç siyaset dâhisinden biri… Arap kabilelerinin bitimsiz kan davalarında arabuluculuk-elçilik yapıyor. Yani Arap kabilelerinin ruhunu biliyor. O günün Arabı için “Araplık” diye bir şeyin olmadığını, her şeyin mensup olunan kabileden ibaret olduğunu unutmayalım. Arapların can damarı “Asabiye” ve asabiye uzmanı Ömer… Bir diğer uzmanın kim olduğunu ileride göreceğiz. Bu meziyet, 1400 yıl önceki çöl Araplarının sosyolojisine hâkim olmakla eşdeğer bir şey… Bir silah…
Ve cesur… Mekke’nin efendileri korkutmuyor onu… Hicret ederken açık açık ilan ediyor. “Karılarını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen engellemeye kalksın beni” diyerek, raconunu kesip öyle koyuluyor hicrete.
İkna edilmeden, asla iman etmeyen biri… Peygambere en çok itiraz eden sahabedir Ömer. Hatta bazen peygamberle tartışır ve ardından ayet gelir ve gelen ayet Ömer’i haklı çıkarır. (Peygamber münafıkların lideri diye bilinen İbn-i Selul’un cenaze namazını kıldırmaya giderken, Ömer arkasından cübbesini (Rida) yakalar ve gitmemesini ister.
Peygamber cübbesinin eteğini çeker ve gidip o münafığın namazını kıldırır. Ardından ayet gelir ve peygambere, münafıkların namazını kılmaması gerektiğini söyler. Tevbe-84)
Ayrıca sahabeler içerisindeki en insani olanı. Hakkında mucizevî rivayet veya ruhani bir yön hemen hemen hiç yok. Çocukken, helvadan yaptığı putları yediğinden bahsederek kendiyle dalga geçen, kızını toprağa diri diri gömmesi olayını hatırladıkça da ağlayan biri. Uhut savaşında peygamberin ölümü üzerine panikler… Malını verirken hepsini değil, yarısını verir… Peygamberin “beni ne kadar seviyorsun?” sorusuna, “canımdan sonra, her şeyden çok” der…
Akıl ve mantık hep en ön planda Ömer için…
Bir özelliği de -ki belki en önemli vasfı budur- karşı olduğu bir fikir hususunda ikna edildiği takdirde, inat etmeden teslim olması ve o andan sonra, o fikrin savunucusu olması.
İşte böyle birinin, öldürmek üzere yola koyulduğu birine, aynı gün iman etmesi çok ilginçtir. Zira mutlaka ikna edilmiş olmalı. Ömer’i ne ikna ederdi acaba? Cennet mi?
Cehennem korkusu mu? Hamza’nın kılıcı mı?
Yoksa Ömer gibi birinin asla hayır diyemeyeceği bir şey mi?
Acaba peygamberin ağzını kapatmasının, zamanında ikna edildiği konu ile bir ilgisi olabilir mi?
Peygambere ve dar çerçevedeki sahabelere bir mesaj mıydı bu hareketi?
Asıl soru şu; Ali’nin tüm bu ilişkilerden haberi var mıydı?
Muhammed’in peygamberliğini ilan ettiği yıllarda henüz yedi yaşında olduğunu bildiğimiz
Ali, başta Ebubekir olmak üzere, kurucu kadronun sırlarına vakıf olabilir miydi?
Ali, hılful fudul kardeşliği ve bu kardeşliğin en son ahitnamesi hakkında ne biliyordu?
En azından o gün için…
Ve Pak Muhammed Vefat Eder.

Ortalık karışır.

Medine fokurdar…
Kahtani asıllı Medineli Araplar, “Beni Saide” çardağında toplanırlar. Eğer içlerinden bir halife seçmezlerse, kıyamete kadar bir daha iktidar yüzü göremeyeceklerinin farkındadırlar. Medine’nin en önde gelen isimlerinden Saad b. Ubede’nin halife olmasını istemektedirler. Kılıçlar çekilmiştir. “Kâbe’nin Rabbi şahit olsun ki, bu gün Saad’a biat edilmedikçe bu kılıç kınına girmeyecek” diye yeminler yükselir…
Yemin konusunda hiçbir toplum Araplar kadar fantastik olamaz. Birçok şey üzerine ağdalı yeminler, Araplar için oldukça sıradandır. Kılıç üzerine edilen yemin hariç… Kılıç üzerine yemin edildiğinde, yemin edenin muradı gerçekleşmedikçe veya bu uğurda kan dökülmedikçe, o kılıç kınına asla giremez.
İşte Medinelilerin ne kadar kararlı olduklarını, bu yeminlerinden anlıyoruz…
Ömer ilk şoku atlatmak için zaman kazanma taraftarıdır… Kılıcını çekip, “kim Muhammed öldü derse onu öldürürüm” diye bağırır. Belki de amacı, azıcık da olsa, pak Muhammed’in ölümünün oluşturduğu travmayı ve etkilerini ötelemektir. Zira bazılarınca peygamberin, eğer gerçekten bir peygamberse, asla ölmeyeceğine dair bir kanı mevcuttur. İmanları pamuk ipliğine bağlı bu bedevilerin, peygamberin vefatı üzerine ne yapacakları ise meçhuldür.
Ali, Abbas ve oğulları, peygamberin defin işleriyle ilgilenmektedirler. Ebu Bekir ve diğer sahabeler ise mescidin avlusunda bekliyorlardır.
Medinelilerin halife seçmek için toplandıkları haberi Ömer’in kulağına çalınır. Ömer bu…
Her şeyden ilk önce onun haberi olur… Alelacele mescidin önünde bekleyen Ebu Bekir’i kolundan çekerek “derhal benimle gel” der. Ebu Bekir, “ne oldu?” diye sorunca da, “yolda anlatırım” der Ömer. Koşarak Medinelilerin toplandığı yere giderler.
Ömer’in Ebu Bekir’i kolundan çektiği yer ile Ali’nin ve amcası Abbas’ın defin hizmetleriyle uğraştıkları oda arasında, yaklaşık 15 adımlık bir mesafe vardır. Ve Ömer, eğer 15 adım daha atıp, “Ali! çabuk sen de gel” dese, belki bu gün Şii ve Sünni diye iki mezhep olmayacaktı. Ilımlı İslam tarihçileri,“keşke Ali’yi de çağırsaydı oraya” derler. Acaba bu o kadar kolay mıydı?
Ömer gibi biri, Ali’yi neden çağırmadı böyle mühim bir mevzu için? Hiç kıvırmayalım, Ömer bilerek Ali’yi çağırmamıştır… Neden peki? Anlatacağız…
Ömer’le Ebu Bekir Medinelilerin toplandığı yere vardıklarında, ateşin çoktan bacayı sardığını fark ederler. Bağırışları ve kılıçlı yeminleri dinlerler… Derken Ebu Bekir bombayı patlatır; önce yeminli kılıçları alıp, iki taş arasında sıkıştırarak, diziyle kırar ve “Kale Resulullah (Resulullah dedi ki)” diye devam eder… “Halife muhakkak Kureyş’ten olacak”… Ortalık aniden sus pus olur… Peygamberin en yakın arkadaşı, ona atfen bir hadis söylüyor… Medinelilerin bu hadis karşısında yapacakları hiçbir şey kalmamıştır.
Ömer derhal söze karışır, “madem Allah Resulü Kureyş’ten olacak dedi, ben de sana biat ettim ya Eba Bekr” diyerek ilk biati yapar… Diğerleri de birer ikişer biat etmeye başlarlar…<
Birkaç gün içerisinde, Saad b. Ubade hariç, hemen hemen tüm Medinelilerden biat alınır… Bir de, Ali ve peygamberin diğer tüm akrabaları olan Beni Haşim hariçtir…

Ömer neden Ali’ye haber vermedi ve neden Ebu Bekir?
Tarihi arka plana ve Arapların o günkü siyasi ve sosyolojik yapısına vakıf biri için cevap aslında çok basit. Medinelilerin ezeli düşmanları Kureyş, Kureyş denince akla gelen kabile ise Beni Haşim, Haşimi’lerin içerisinde lider olabilecek tek isim ise Ali… Ali o gün Beni Saide’ye gitseydi, peygamberin 23 yıl boyu mümtaz karizması ve denge siyasetiyle örttüğü kan davaları tekrar başlayacaktı. Kılıçlar üzerine yemin eden bir topluluğa, bir de düşman oldukları ve iktidarı asla kaptırmak istemedikleri Kureyş’in en asil ailesine mensup, en önde gelen ismi çıkarılsaydı, o kılıçları kırmak hiç de kolay olmazdı. Bunu o gün görebilecek iki isim vardı belki de, Ömer ve Ebu Bekir…
Ebu Bekir kimdi peki?
Kureyşli olmasına rağmen, önde gelen ailelerden birine mensubiyeti yok. Yani Kureyş denince akla gelen isimlerden değil. Yaşlı… Peygamberin ilk günlerinden beri yanında…
İsmi hürmet görüyor… Belki de o gün Medinelileri yatıştıracak tek isim… Ömer boşuna mı sadece onun kolundan tutup koşturuyor? O gün, sadece onun sözüne itimat edileceğini biliyor da ondan.
Ebu Bekir’in en önemli vasıflarından biri de, Araplarca çok makbul görülen “Nesep ilmi”ne vakıf olması. Kim kimle akrabadır, kim kiminle değildir, hangi kabileler kaçıncı göbekte birbirleriyle birleşir… Bu konularda uzman…
Daha önce demiştik, Arapların o gün için siyaset dehalarının başında Ömer geliyordu.
Araplar için her şey demek olan Nesep konusunu da, Ebu Bekir’den daha iyi bilen yoktu…
Ayrıca Ebu Bekir, daha gençlik yıllarında Muhammed’le beraber Hılful Fudul kardeşliğine ahit vermiş bir isim… Tacir… Dünyayı tanıyor…
O gün belki bir seçim yapılsa, gene Ebu Bekir kazanırdı. Ama onların yıllardır hayalini kurdukları bir ülküleri vardı. Bedevi ve behimi Arap’ın, ufkunun asla alamayacağı bir ülkü… Asla şansa terk edilemeyecek olan bir gaye… Bir ahit… Bir sır…
Ancak burada belirtmeden geçemeyeceğimiz şudur; Ebu Bekir’in, peygamberden duyduğunu iddia ettiği hadis… Onu Ebu Bekir’den başka duyan yok… Hadis ilmi kriterlerine göre “ahad hadis”, yani râvisinden başka o hadisi, kimsenin duymadığı hadis sayılır bu. Ve gene, nedendir bilinmez, Muhaddislerce Ahad hadisler, sahih kabul edilir, eğer râvi güvenilirse… Ki Ebu Bekir güvenilirdir…
Kahtani’lerin karakteristik özelliklerini daha önce kısaca anlatmıştık. Hadisler, Adnani ve Kahtani tipolojilerini anlamak bakımından çok yardımcı olurlar. Bir Adnani, peygambere gelip, “ya Resulullah! Allah tüm kâinatı nasıl yarattı?” diye sorarken, Kahtani biri, “Ya Muhammed! Ben cennete nasıl giderim?” diye soru soruyor. Medineliler, Mekkelilere oranla daha taşralı kimseler. Din konusunda da doğal olarak daha tutucular. Ebu Bekir’in “Halife Kureyş’tendir diye peygamberden işittim” sözüne karşı bir Kahtani’nin, “yalan söylüyorsun” demesi asla beklenemez. Zira söylenen söz peygambere atfediliyor ve atfeden kişi de Ebu Bekir…
Tüm bu tantana olup biterken, pak Muhammed’in naşı başında beş altı kişi kalmıştır…
Ali, Abbas ve oğulları, bir de emektar bir iki dost sahabe… Kimse onlara sormaz bile “kim halife olsun” diye…
Ali, kendi elleriyle yıkar Muhammedi… Defni gecikmiştir… Hem de çok gecikmiştir…
Namazını oracıkta kıldırır… Ve evi olan mescide kazdıkları kabrine defnederler…
Pak Muhammed, pak Ehlibeyt’inin elleriyle konur kabrine…
Veda haccı sırasındaki on binlerce sahabe yoktur ortalıkta… Oradaki 6-7 kişiyle kılınır peygamberin namazı…
Dünyaya yetim gelen Muhammed, ayrılırken de gariptir…
Gece olmak üzeredir…
Ve hatta karanlık çoktan çökmüştür bile…

Kerbela 9 (Ebubekir Dönemi)



Ebubekir’in hilafeti, bu emrivakiiyle başlamıştı başlamasına ancak itirazlar gecikmemişti…

Ali başta olmak üzere, hiçbir peygamber akrabası biat etmemişti. Medineli lider Saad b. Ubede de… Hele bir takım Arap kabileleri…
Ancak her birinin hesabı görülecekti…
Bizim İslamcı komünistlerin dillerine doladıkları “zekât vermeyenlerle savaş” mevzusu vardır. Yani iddiaya göre, peygamberin vefatına müteakip bir takım Arap kabileleri, dinin her türlü kuralına uymakla beraber, zekât vermeyi reddetmişlerdi. Bunun üzerine de Ebubekir, dinin bir emrini yerine getirmemenin, dinin tamamını reddetmek anlamına geldiğini öne sürerek, onların üzerine Usame ordusunu göndermişti…
Buradan hareketle, günümüzde birçok yorumlar yapılır. Başörtüsü konusu gündemdeyken, hep bu olay öne sürülür ve “dinin bir emrini inkâr, tamamını inkârdır” denilerek, başörtüsünü yok saymanın, dinden çıkmak demek olduğunu söylerlerdi.
Bu günlerde, özellikle yeni yeni gelişen “İslami Komünal yaşam” – ne demekse- savunucuları ise, gene bu olayı delil getirerek, mallarını başkalarıyla paylaşmayanlar, namaz kılsalar da, dinden çıkmış sayılırlar, savını dillendiriyorlar…
Ebu Bekir’in bu sünneti, tarih boyu spekülasyonlara sebep teşkil etmiştir.
Peki, olayın aslı nedir gerçekten? Bir insan Allah’a inanır, Kuran’a inanır, peygambere güvenir, dinin her emrine boyun eğer de, neden zekât vermez?
Aslında o günün koordinatlarıyla bakabilme yeteneğimiz olsa cevap çok basit. Adamlar, ne Sünni ulemanın dediği gibi dinden çıkmış, ne de post-modern komünistlerimizin iddia ettikleri gibi mal sevdasından dolayı böyle davranıyorlar… Adamlar, Ebu Bekir’in hilafetini tanımıyorlar…
Zekât, bir tür vergidir… Devlet toplar… Mesela, Osmanlıda “aşar” (10’da bir) denen vergi, toprak mahsulünden alınan zekât nisabıdır aslında. Zekâtın ne olduğu, neyi amaçladığı ayrı bir yazının konusu ancak şu kadarını söyleyeyim, İslam dininin en muazzam uygulamasıdır zekât… Sahip olunan her şeyi paylaşmayı, dini bir emir halinde sunan tek dindir İslam... Günümüzdeki algılanışını kastetmiyorum. Geçiyoruz…
İşte biat etmeyen Arap kabileleri, halife seçiminde kendi görüşleri alınmadı gerekçesiyle, vergileri olan “Zekât”ı halifeye göndermediler ve biat da etmediler. Yani halifeyi tanımadıklarını ilan etmiş oldular, tıpkı diğer biat etmeyenler gibi…
Ebu Bekir, Usame b. Zeyd’e ordusunu hazırlaması için emir verdiğinde, Ömer onu kolundan yakalar; “Sen ne yaptığının farkında mısın? Bu adamlar Müslüman. Sadece sana biat etmediler. Onların kanını mı dökeceksin?” der.
Ebu Bekir ise, çok bilinen sözünü söyler; “Vallahi Muhammed’e verdikleri keçiyi benden esirgerlerse, onlarla savaşırım”…
Ve onlarla savaşır…
Kanlı bir savaştır bu…
Hepsi kılıçtan geçirilir…
Ebu Bekir’in hilafetini tanımayan Müslüman Araplar, bu itirazlarının bedelini çok ağır bir biçimde öderler… (İslam toplumlarında, iktidarlarına biat etmeyenleri katletme hakkına sahip olduklarını zanneden zalim krallar, hep bu Ebubekir sünnetini delil göstermişlerdir.)
Âleme ibret olan bu tutum karşısında gün günden biatlerin sayısı da artar.
Kala kala bir avuç adam kalmıştır biat etmeyen. Saad, Ali ve ailesi…
Bir soru…
Peygamberin kızı Fatıma nasıl ve neden öldü?
Peygamberin vefatında sonra 6 ay kadar yaşadığı rivayet olunur. Genç yaşta o da vefat etmiştir.
Neden?
Ehlisünnetin hadis kalpazanları şak diye yapıştırırlar; “Efendim, peygamber vefatına yakın, Fatıma’yı çağırıp kulağına fısıldamışmış, kızım ben öleceğim ama benden sonra yanıma ilk sen geleceksin” diye… Fatıma da buna çok sevinmiş hesapta…
Fatıma’nın neden ve nasıl öldüğünü, Ali’nin onu neden gizli bir şekilde gece yarısı gömdüğünü ve en önemlisi,
Fatıma’nın ölene dek, Ebubekir’le neden küs olduğunu haftaya yazacağım.
O Fatıma ki, Kevser’di… Ehlibeytin membaı…
Mekkeli müşrikler, peygamberle “kız babası” olduğu için alay ediyorlar ve ona “ebter” (soyu kesik) diyorlardı. Kevser suresinde ise, “muhakkak ki, biz sana Kevser’i verdik, sen de Rabbine namaz kıl ve kurban kes, şüphesiz soyu kesik olanlar, sana kin besleyenlerdir” şeklinde cevap bulur bu alaylamalar.
Sünni ulema yıllarca, Kevser’in cennetteki bir ırmak veya havuz olduğunu söylediler. (Ab-ı Kevser) Bir de bu surenin, kurban kesmenin vücubiyetine delil olduğunu… “Kurban kes” dedi ya, kime denmiş, niye denmiş önemli değil…
Boğ ritüele, ruhu gizle… Klasik ruhban taktiği…
Üç cümlelik bu metinde, belagatten azıcık nasibi olanlar söylesin, havuz ile soy kesikliğinin ne alakası var? Son dönem neo-ulema ise Kevser’i, “bol nimet” diye tercüme ediyorlar. Nimet’in içini sen doldur…
Oysa Kevser suresinin anlatmak istediği şuydu; Üzülme! Biz sana öyle bir lütufta bulunduk ki, bu lütuf, bildiğin tüm teşekkür biçimlerini hak edecek kadar yüce bir lütuftur. Biz sana Fatıma’yı verdik. O Fatıma’nın öyle bir nesli olacak ki, o seninle alay edenlerin soylarını tarihin çöplüğüne savuracak. Ve o pak soyun ışığı, insanlığı hep aydınlatacak…
Ne cennet havuzlarıyla, ne de kurbanla falan alakalı değildir… Anlayana…
Peki, neden bu kadar açık bir anlamı gizleme ihtiyacı duyuyor ulema?
Elbette itiraf edemezler…
Zira itiraf ederlerse din dedikleri sistem çöker…
Sünnilik diye bir şey kalmaz…
Her harfine iman edilmesinin şart olduğuna inanılan bir kitapta, “Fatıma”nın nesli kastedilerek, bunun Allah’ın en yüce armağanı olduğu kabul edilirse, onun soyunu kesenler ve kesenlere, uydurdukları hadislerle, çanak tutanlar ve bu olanlara sessiz kalanlar ne hükmünde olurlar?
Onların dini konulardaki diğer görüşleri hakkında ne düşünülür?
Sünniliğin temel kaynaklarını yazanların neredeyse tamamı, ya o nesil kesilirken iktidar çanağı yalıyorlardı, ya da sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. (İmam-ı azam gibi bir avuç izzetli adamı saymazsak.)
Fıkıh, İtikad, Muamelat… Kimler eliyle taşındı? Bu günkü Müslümanların inandıkları esasları belirleyenler kimlerdi?
İşte Kevser, bu yüzden cennet havuzu olmak zorundaydı…
Bu zevata söyleyecek tek sözümüz var…
Evet, Kevser sizin için bir havuzdur ancak…
Tanrıya güvenmeyenler ve bu sebeple de, onun adına her türlü yalanı sıkılmadan atabilenler için hazırlanmış özel bir havuz…
İçinde, domuzdan evirilmişlerin azap göreceği cehennem havuzudur…
Hayber, Yahudilerden alındığında, verimli ve pek kıymetli Fedek arazilerinden peygambere de pay düşmüştü. Fatıma da, bir nebze olsun, yoksulluğuna çare olması ümidiyle, babasından kalan bu mirası talep etmek için Ebubekir’e gider…

Ebubekir ise; ben peygamberden işittim ki, “Biz miras bırakmayız; bizim terekemiz sadakadır!” diye bir hadis nakleder. Fatıma ağlayarak orayı terk eder… Ve bir daha Ebubekir ile ölünceye dek konuşmaz…

İşin enteresan tarafı, bu hadisi de Ebubekir’den başka duyan olmamıştır. Tıpkı “Halife Kureyş’tendir” hadisi gibi, bu hadis de Ahad’dır.

Peygamberin mirasla ilgili bir diyeceği olsa, önce kime söylemesi gerekirdi? Elbette ki varislerine… Ama hiçbir varisin duymadığı bu vasiyeti, Ebubekir’e söylemiş peygamber… Veya biz öyle inanmak istiyoruz…

Sünniler bu olaydan hareketle, Fatıma’nın Ebubekir’e biat ettiğini söylerler. Ne alaka? Hani kapısına kadar gitti ya, işte bu biat anlamına gelirmiş… Bazen kendime sorarım, bunca komik delillerle nasıl olurda bir mezhep yüzyıllarca ayakta kalır diye? Ama iktidarın kahredici gücüne savaş açmaktansa, onların cici yalanlarına inanmak, daha uzun yaşamasını sağlar insanların… Dinlerin içerisine serpiştirilmiş saçmalıkları azıcık eşelediğinizde, altından mutlaka zamanın muktedirleri lehine bir durum çıkacaktır. Bu her din için geçerlidir. İsa nasıl pagan bayramında doğdurulduysa, Fatıma da “babasının acısına dayanamayıp” 27 yaşında vefat eder elbet…

Fedek arazileri çok makbul araziler… Verimli ve değerli… Bu arazilerin, yoksul muhaliflerin eline geçmesini istememe de anlaşılabilir bir şey değil mi? Bir düşünsenize, “Ali” ve üstelik varlıklı…

Aradan aylar geçer ama hâlâ biat etmeyenler vardır… Başta Ali elbette… Sebebi ise çok mantıklıdır. Ebubekir Medinelilerden biat alırken, peygamberin, “Kureyş’li” olma şartını öne sürmüştü. Madem peygamber Kureyş şartını sundu, o halde Kureyş denince akla gelen Haşimiler, Haşimiler denince de akla gelen Ali değil miydi? Ebubekir kendisi için biat almakla, kendi delilini hiçe saymış oluyordu. Eğer halifenin Kureyş’te kalması bir peygamber emriyse, o halde Ali’den başkası halife olamazdı. Peygambere ve Kureyş’e en yakın kişi Ali değil miydi?

Ömer, bu belirsizlik/itaatsizlikten rahatsızdır. Hayallerini gerçekleştirmek için bu belirsizliğin çözülmesi şarttır. Yıllar yılı sımsıkı bir kardeşlik ahitleşmesi ile peşinden koştukları ülkülerini, “üç beş romantiğin” itirazlarına feda edecek değildir. Biat etmeyenleri çağırıp/getirtip, onlara üç şart sunulmasını önerir Ebubekir’e. O da kabul eder. Ya biat edeceksiniz, ya buradan gideceksiniz, ya da öleceksiniz…

İlk olarak, Medinelilerin halife yapmak istedikleri Saad. b. Ubade getirilir. Saad, sürgünü tercih eder. Ailesini de alıp Şam’a gider ve ölene kadar da bir daha geri dönmez…

Bu arada bir avuç biat etmeyen sahabe, Ömer’in bu uygulamasından haberdar olmuş ve Ali’nin evine sığınmışlardır. Ömer bunu duyunca öfkelenir… Zira tüm muhalifler Ali kazanında kaynamaya başladıysa, sorun mühimdir ve derhal müdahaleyi gerektirir.

Şimdi artık Ali’nin de “çağrılması” şart olmuştur. Ali çağrılır… Ancak çağırmaya gidenler bedevidirler… Kaba adamlardır… Ali’nin evinin önünde bir karmaşa… Kapıya yüklenilir… Kapı zorla açılır… Ali, yaka paça alınır evden…

Ömer üç seçeneği Aliye sunduğunda, Ali hiç tınmadan sırtını döner çıkmak için. Arkasından “ölüm cezası” hatırlatıldığında ise, Aslan arkasını dönüp kendisini tehdit edenlere sadece bakar ve tekrar dönüp gider. Sanki “siz kimi ölümle tehdit ettiğinizin farkında mısınız?” der gibidir…

Tüm bunlar yaşanırken, Ali’nin kırılmış ev kapısının ardında biri unutulmuştur.

Hamile bir kadın…

O karmaşada insanları sakinleştirmek isterken kapının arkasında sıkışıp kalmıştır…

Karga tulumba muhalifler derdest edilirken, kanlar içinde yığılan kadından kimsenin haberi olmaz o an…

Çocuğunu kaybetmiştir ama kanaması durmaz…

Bulutlanan gözlerinden yaşlar boşanırken bir an gülümser, babacığı başucundadır… Elinden tutup kıyamadığı kızını, tüm bu kavgalardan, kargaşadan, fitneden kurtarmak ister… Çünkü babalar en çok kızlarını sever…

O kadın, pak ehlibeytin anası Fatıma’dır… O ki Zehra olan… O ki Kevser olan Fatıma…

Ali’nin hüznünü hiçbir cümle tarif edemez… Belki ancak birkaç cümle ile vedalaşabilir can yoldaşı, aşkı, kıyamadığı hüzün çiçeğiyle…

Eşini alır, kendi elleriyle yıkar, kimseyi yardıma dahi çağırmaz… Kimsenin ellerinin ve gözlerinin Fatıma’ya değmesini istemez… Ehlibeyt’in düştüğü bu hallere sessiz kalan ahalinin, gelip cenazede “gözyaşı” dökmesini istemediği için gece karanlığında gizli bir yere defneder Fatıma’yı…

Şimdi Ali de yetim kalmıştır, iki yetimiyle...

Gerçekten yapayalnız kalmıştır…

Ebubekir yaşlı ve hastadır artık…


Bu arada, bir nebze olsun iç çalkantılar dinmiş, yalancı peygamberler sorunu çözülmüş, sükûn sağlanmıştır…
Yalancı peygamberler demişken, Müseyleme’ye değinmeden geçemeyiz. Bu adam, Muhammed’den önce tektanrıcı görüşlere sahip biri. Peygamberle görüştüğü veya mektuplaştığına dair haberler de var. Sonrasında etkisi de çok büyük. Sahabeler içerisinden ona inananlar çıkmış.
Tüm bu peygamberlik girişimleri, kanlı bir şekilde bastırılıyor…
Peygamberin vefatı sonrası, pıtrak gibi çıkan peygamber adayları, hangi sosyal olgu ile açıklanabilir acaba? İçlerinde kadınların da olduğu biliniyor bu peygamber iddiasında bulunanların. Bazılarının psişik güçleri olduğuna dair haberler de var. Söylemlerinde de çok büyük bir fark yok ama hiçbiri muvaffak olamıyor. Neden?

Peygamberin kendisine bile, “bize Kuran yeter” deyip, ağzını kapatan bir anlayışın, elbette bu “neo nübüvvet” girişimlerine, hümanist ve entelektüel bir yaklaşım sergilemesi beklenemezdi. Bir amaç vardı ve hiçbir fantezi bu hedefi gölgeleyemezdi.
Ebu Bekir, hepi topu iki yıl süren hilafetinin son günlerinde, kendinden sonra halife olması için Ömer’i tavsiye eder… Burası çok ilginç! Peygamberin, “benden sonra birbirinize düşmeyesiniz diye size vasiyet edeyim” dediğinde ağzını kapatanlar, Ebu Bekir’in vasiyet etmesine hiç ses çıkarmamışlardır. “Kuran bize yeter” deyip, kimse Ebu Bekir’in ağzını kapatmamıştır.
Ebu Bekir, Ömer’i tavsiye eder… Kimse de itiraz etmez. Zira Ebu Bekir’in sağlığında da, halife de facto Ömer’dir zaten…
Ömer, dediğimiz gibi, salt akıldan oluşan bir adam. Onun zekâsı ve aklı sayesinde, çölde pislik içinde yaşayan Arap kabilelerinden bir ulus doğmuş ve bu ulus, bir dönem insanlığın aydınlık meşalesinin taşıyıcısı olmuştur. Ömer, Hılful Fudul kardeşliğinin, uzun yıllar hayalini kurdukları ütopyayı gerçekleştirecek olan kişidir.
Ömer, sosyolojiyi çok iyi bilen biri. Çöl insanının artılarını ve eksilerini biliyor. Arapları çok iyi tanıyor. Ve onlara uygun bir elbise biçiyor. Cihat…
Arap kabilelerinin bir arada kaldıkları sürece, sürekli birbirlerinin gözünü oyacağından emin olan Ömer, onları “Cihat fi Sebilillah” ülküsüyle İran üzerine salıyor. Sasanî imparatorluğu zayıf… Halkı kılıç elde cihada sevk eden Ömer, onlara önderlik edebilecek kabile reislerini de yanında tutuyor. Onların gitmelerine izin vermiyor. Kimini tatlı sert, kimini yumuşak ve siyasi bir dille, taraftarlarının başında gitmelerinden alıkoyup, merkezde tutuyor. Mesela Ali, Kufe’ye gitmek istediğinde – ki Ali yanlılarının merkezi o denem Kufe’dir – “ya Ali! Sen olmazsan ben bu hilafet yükünü tek başıma nasıl omuzlarım?” diyerek, Ali’nin Kufe’ye gidişine mani oluyor.
Şehirler kuruyor… Kufe, Basra, Kahire… Şehir planlarını dahi kendisi çiziyor… Bu şehirlerde hangi kabilenin, hangi sokakta oturması gerektiğine varıncaya kadar hep kontrol elinde Ömer’in. Daha önce belirtmiştik; Ömer ve Ebu Bekir, Arap toplumunun genetik şifrelerini bilen insanlar… Kim kimle dost, kim neye nasıl bakar, en iyi bilen insanlar… Dünyayı da biliyorlar… Örneğin, Amr b. As Mısır’ı fethettiğinde ona, Müslümanları asla İskenderiye’ye sokmamasını, Müslümanlar için ayrı bir şehir kurmasını emrediyor. Amr’da, Kahire şehrini kuruyor Müslüman fatihler için. Neden?
Cevap açık… İskenderiye o gün, yeni Plâtonculuk dâhil, felsefenin merkezi… Bilim, sanat, kültür Üniversite seviyesinde… Bildiği üç ayet, beş hadisle kılıç elde fetihten fethe koşan Arap ise belki ilkokul seviyesinde bile değil, entelektüel anlamda. Zayıf kültürlerin, güçlü medeniyetlerce massedileceğinin farkında olan Ömer, Arapları filozofların kucağına atmıyor. Onlarla hemen kaynaşmalarını önlemek içindir yeni kurulan şehirler…
İşler, Ömer’in planladığı gibi gider… Çok kısa bir sürede, Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafya fethedilir. Araplar coşmuştur… Çölde birbirlerini yiyen kabileler, şimdi kadim imparatorlukları deviren fatihlere dönüşmüşlerdir.
Sonraki yıllarda İbn-i Haldun’un formülleştireceği gibi, bedevi ve vahşi halklar, medeni ve şehirli halklara her zaman galip gelirler…
İran fethedilir… Araplar, “Kisralar”ın muhteşem medeniyeti karşısında apışıp kalmışlardır.
Hayal dahi edemeyecekleri bir ganimet elde etmişlerdir. Mesela, Kisra’nın sarayı yağmalanırken, bir fanus içerisinde, bir miktar beyaz toz bulunur. Araplar bunu un zannederek ekmek yapmaya çalışırlar. Oysa fanusun içindekinin, bu gün dahi altından daha kıymetli, “misk” olduğundan haberleri dahi yoktur.
Ganimetler getirilir… Savaşçılar, ganimetin tıpkı peygamberin yaptığı gibi, kendilerine pay edileceğini zannederlerken, Ömer bu devasa ganimeti kamulaştırır. Malları hazineye alır ve herkesi maaşa bağlar. Bu apaçık peygamber sünnetine ters bir uygulamadır.
Günlerce kimse mescide gitmez, küserler… Ömer, “Vallahi kıyamete kadar da arkamda namaz kılmasanız, gene de bu hazineyi size pay etmeyeceğim” der. Ömer’in bu devrimci tutumu belki peygambere zıt bir uygulamaydı ama o gün için İslam toplumunda zengin bir askeri sınıfın doğmasına engel olmuştu. Sınıfsal uçurumların, toplumların uyuyan dinamitleri olduğunu fark etmesi bile, Ömer’e dahi dememizi zorunlu kılar.
Ve Kudüs… Kudüs muhasara altındayken, şehirde yaşayan Yahudiler başta olmak üzere halkın önde gelenleri, savaşmadan teslim olmak isterler. Ama şehri - niyeyse!-halifenin bizzat kendisine teslim edeceklerdir. Ömer şehre mütevazı bir şekilde girer. Halk “Fâruko” diye bağırır… Bu gün İslamcılar, Ömer’in lakabı olan “Faruk” kelimesinin, Arapçada “haklıyı haksızdan ayıran” anlamında olduğunu söylerler. Oysa Arap gramerinde “fâul” diye bir kalıp yoktur. “Fâruk” Aramice, yani o günkü Yahudilerin ve Süryanilerin kullandığı bir kelimedir ve anlamı “kurtarıcı” demektir. Yani Ömer’e Faruk lakabını takanlar Kudüs Yahudileri ve Hıristiyanlarıdır.
Ömer, adil bir adam… İktidarı kıvrak ve üstün zekâsıyla yönetirken, bu gücü kendi menfaatine alet etmeyecek kadar hamiyet ehli biri… Hâlâ günümüzde onun adaleti ve hakkaniyetine dair rivayetler anlatılır. Her ne kadar Şii kültürde gece gündüz lanetlenen bir isim olsa da, şurası açıktır; Ömer, kendi döneminin ötesinde bir akla ve öngörüye sahip biri. Pislik içinde yaşayan, anneleriyle zina eden, leş yiyen bir toplum, iki yüzyıl içerisinde felsefeden- bilime, insanlığın önünü açacak bir medeniyetin hamillerine dönüştülerse, bu, Ömer olmadan anlayamayacağımız bir fenomendir…
Ali ile Ömer ayrı dünyaların insanlarıydılar… Hayata baktıkları yer de farklıydı, Teolojik tasavvurları da… Ömer’in Tanrı-peygamber-Vayh tasavvuru, Ali’nin tasavvurundan farklıydı. Ömer, devrinin belki de en kabiliyetli bir devlet adamıydı. Ali ise Muhammed’in aynası… Talip oldukları şey farklıydı. Birinde ülkü, diğerinde iman ve onun mesuliyetleri esastı… Ömer, çok rahat peygambere zıt uygulamalarda buluna bilirdi. Ali için bunu düşünmek bile imkânsızdı… Bu, Rasyonalizm ile Romantizmin bitimsiz savaşının, Arap sahnesindeki temsiliydi belki…
Ömer, bir Mecusi tarafından namazda öldürülene kadar hep, aklın, sorgulamanın, çelişkilerin ve iktidarın kalesi oldu…
İslam toplumlarında, ilk zühd hareketlerinin de, felsefi düşünme biçimlerinin de çıkışı, Ömer sonrası dönemdir. Onun 10 yıllık hilafeti, tarihsel varlık alanında silinmez bir iz bırakmıştır.
O, kendisinden sonra halife namzedi altı isim önerdi. Bunların kendi aralarından biri üzerinde uzlaşmalarını, aksi takdirde hepsinin öldürülmesi gerektiğini söylemişti. Bu isimler, Arapların kanaat önderleriydiler. Bu isimler uzlaşırsa ancak barış mümkün olabilirdi, aksi halde kanın durmayacağının farkındaydı…
Korktuğu gibi de oldu…
O isimler anlaşamadılar…
Bu 6 isim ittifak ederlerse istikrar sürecekti, yok eğer uzlaşamazlarsa akacak kanı kimse durduramazdı. Ömer bunu biliyordu. Bu sebeple oğluna şöyle dedi; “Bu kişileri topla, aralarından biri üzerinde anlaşırlarsa sen de o anlaştıkları kişiye biat et. Yok, eğer uzlaşamazlarsa, hepsini öldür…”

Ömer, bir Farisi tarafından namazda öldürülünce, şura toplanması kararı alındı. Bazıları Medine dışında idiler. Abdurrahman b. Avf, bu süreden yararlandı, halka danıştı.

Abdurrahman b. Avf, ilk Müslümanlardan… Cennetle müjdelenenler denen “aşere-i mübeşşere” den. Peygamberi kabre koyan dört kişiden de biri. Ancak bilinmeyen veya çok ön plana çıkarılmayan bazı hasletleri daha var. Çok iyi bir tacir… Ebu Bekir’in neredeyse kankası… Ömer’i hilafet için ilk teklif eden kişi… Zaten Ömer de, kendisinden sonraki hilafet seçimi için Abdurrahman b. Avf’ı özellikle seçiyor ve oylar eşit kaldığında,” Abdurrahman kime oy verdiyse o kazanmış sayılır” diyor.

Acaba, Hılful Fudul kardeşliği içerisinde bir yeri var mıydı? Kurucu aklın, Ömer sonrası sancaktarı o muydu?

Bu 6 kişiden 3’ü, daha en baştan hilafetle ilgili bir adaylıklarının olmayacağını açıklarlar.

Abdurrahman b. Avf’da, “hakem olması koşuluyla” adaylıktan çekilir. Yani seçilen değil, seçen olmayı tercih eder.



İlk olarak halife namzedi Ali’ye döner, “Allah’a, Resulüne ve İmameyn’in sünnetine (yani, senden önceki iki halifenin uygulamalarına) uyacağına söz verir misin?” Ali, elbette “hayır” cevabını verir. “Allah’a ve resulüne uyarım ama benden öncekilerin tuttukları yola uymam için bir sebebim yok” der. Beklenen cevap ta budur zaten. Osman’a aynı soru sorulduğunda ise, Osman hemen kabul eder. Abdurrahman b. Avf’da oracıkta Osman’a biat eder…

“Ehl-i Sünnet” tabiri buradan gelir. Yani bilinenin aksine, “ehli sünnet” demek, peygamberin sünnetine uyanlar anlamına gelmez, “Ebu Bekir ve Ömer’in uygulamalarının devamcıları” anlamına gelir. Yoksa kendisini Ehl-i sünnet görmeyenler de, en az görenler kadar peygambere inanan insanlardır. “Sünni” tabirinin doğuşu böyledir. Bir de “Ehl-i sünnet” tabirine, daha sonra “vel cemaat” eklenmiştir ki, bunu da ileride göreceğiz.

Kurucu akıl, bu gün bizde de örneğini gördüğümüz esaslar üzerinde durur. Tıpkı mecliste “Atatürkçülük ve Laiklik” konusunda sadık olunacağına ilişkin edilen yemin gibi, Ebu Bekir ve Ömer’in başlattığı Arap dirilişinin devamcısı olunup olunmayacağı hususunda bir kırmızı çizgisi vardır kurucu aklın. Ülkü, hiçbir şeye feda edilemez…

Oysa Ali, kalıplara sığmayacak biridir. Kimsenin devamcısı veya takipçisi olamayacak bir karakteri vardır. Yalnız bir dağdır o… Bir sıradağ silsilesi içinde yer alamayacak kadar da görkemli bir dağ hem de…

Aslında o 6 isim içerisinde Ali’den daha “EN” biri de yoktur. Bunu herkes bilmesine rağmen, Osman’a biat edilir…

Ali orayı terk eder… Diğer isimler içinden de tatmin olmayanlar vardır. Yani Ömer’in arzuladığı ittifak gerçekleşmez. Kapıda bekleyen Abdullah b. Ömer de (Ömer’in oğlu) kimseyi öldüremez.

Ömer haklı çıkar… Kan kokusu duyulmaya başlamıştır bile… Ömer’in zekâsı ve bilgeliğiyle sürmüş 12 yıllık bir dönemden sonra, Osman hafif kalacaktır. (İlk iki yılda da Ebu Bekir’in sağ koludur Ömer)

Osman kendi içinde samimi ve naif biri… Zengin ve rahatına düşkün… Akrabalarını, zaafa varan bir seviyede seviyor, kolluyor. Halife olmadan önce de ve ne yazık ki sonra da…

Osman’ın peygamberin iki kızıyla peş peşe evlendiği söylenir… Koca bir yalan daha… “Hatice, peygamberle evlenirken dul ve iki çocuğu olan biriydi”, derler… Bu iki kız çocuğu Osman ile evlendirildi, denir. Oysa bu iki kız, Hatice’nin kızları değildir. Elinde, evinde büyüyen yeğenleridir… Yazı dizimizin başında anlattığımız gibi, Emevi döneminde, Hatice’yi tahfif etmek için söylenmiş bir yalandan başka bir şey değildir.

Detaylara girmeyeceğiz…

Osman halife olmadan önce her ne yapıyorsa, öyle devam eder. Çadırda oturmaz Ömer gibi, yamalı da giymez… Akrabalarına hep yardım eden Osman, halife olduktan sonra da bu yardımlarına devam eder. Atamalar genellikle akrabalarından yapılır. Bu atanan valiler, bir de Ümeyye oğlullarından olunca ( Ebu Süfyan’ın kabilesi) idealizm yerini yozlaşmaya terk eder. Ömer zamanında dokunula bilir olan hilafet, Osman döneminde hiyerarşiye ve bürokratik katmanlarla ulaşılamaz, ses işittirilemez hale gelmeye başlar. Üç kıtaya yayılmış geniş bir coğrafyada homurtular, Ömer dönemi ile kıyaslamalar, küskünlükler başlamıştır bile…

Dört bir yandan gelen şikâyet mektuplarından, Osman’ın haberi bile olamıyordur artık…

Uyarılar yapmaya çalışanlar da, devlet düşmanı ilan edilmekte ve sindirilmektedir…

Bilgisizlik, ferasetsizlik ve beceriksizliklerle yönetilmeye çalışıldığı her dönemde olduğu gibi, Ortadünya kaynamaya başlamıştır.

Ahmaklar, Ortadünya’da hüküm süremez… Hele ki 20’li yaşlarında bir çocuk, Irak’a vali tayin edilmişse, akacak kanı gayrı hiçbir Tanrı durduramaz…

Fitne uyanmıştır…


Ömer döneminin en önemli işlerinden birinin, yeni şehirler kurdurmak olduğunu söylemiştik. Kahire, Kufe, Basra gibi şehirler… Bu şehirleri kurdurmakla Ömer, hem daha ilkokul seviyesinde olan Arapların, kadim Ortadünya kültürü karşısında erimemesini sağlamış, hem de, o şehirlerde hangi kabilenin hangi mahallede oturacağını bizzat kendisi belirleyerek, Arap kabileciliğini dengede tutmayı başarmıştı.

Elbette bu dengeler Ömer’in yokluğuyla darmadağın olmuştu…
Kufe, önemli bir şehir… Irak toprakları, Basra ve Kufe denen iki şehirden idare ediliyor.
Irak derken de aslında, bugün İran denen coğrafyayı da içine alan geniş bir bölgeyi kastediyoruz.
Araplar arasında ana iki damarın, Adnani (Kureyş) ve Kahtani (Yemani denen kabileler, mesela Medineliler) soyunun sürekli rekabet halinde olduklarını da anlatmıştık.
Ömer’in, birbirlerini yemesinler diye “Cihad”a yolladığı bu bedeviler, koca Sasani imparatorluğunu yok etmiş ve Irak denen coğrafyanın yeni lordları olmuşlardı.
İşte Kufe şehri, bu yeni ve çoğunlukla sonradan görme bedevi lordların merkeziydi.
Ömer’in dengeleri altüst olunca da Kufe, Kahtani Arapların yığıldığı bir yer haline geldi.
Tabiî ki Kahtani Arabın, Kahtani akıl hocası olmalıydı. Ebu Musa el Eşari…
Âlim, dindar, zahit ve fakat bir o kadar ferasetten yoksun, bedeviyetini aşamamış biri.
Her bedevi gibi o da, siyasetten ve dengeden anlamıyor. Kufelilerin akıl danesi bu adam.
Osman, valileri genelde akrabaları arasından seçiyor. Seçiyor ama Kufe’ye öyle birini gönderiyor ki bu, kendi sonunu da hazırlayacak olan olayları tetikleyecek bir hata… Said b. As…
Genç, tecrübesiz ve ebleh biri… Valiliğe tayin olduğu ilk günlerde, kendisi onuruna verilen yemekte, bir şiir okuyor ve bu şiirde, “Şu Hire (Irak) toprakları, Kureyşin arpalığıdır” manasına gelecek bir ifade kullanıyor. Çevresi, Kahtani lordlarla çevriliyken söylüyor hem de. Hemen ortalık karışıyor. “Biz Allah rızası için buraları fethettik, meğer tüm yaptıklarımız Kureyş’e şan ve güç katmakmış ha!” deyip, valiyi bir güzel benzetiyorlar.
Vali, ahali isyan çıkardı diyerek merkezden yardım isterken, Kufe ileri gelenleri de bir heyet oluşturup Medine’ye, Halifeye gönderiyorlar durumun aslını anlatmaları için…
Heyet Medine’ye vardığında ilk şok yaşanıyor. Osman’a ulaşmak için kırk kapı aşmaları gerektiğini ve halifenin, Ömer gibi bir çadırda oturmak yerine, kallavi bir villada ikamet ettiğini öğrendiklerinde hayal kırıklığı zirve yapıyor. Günlerce uğraşmalarına rağmen Osman’la görüşmek için randevu alamıyorlar. En sonunda heyete Şam’a gitmelerini, bu olayı, Şam valisi Muaviye’nin mahkeme edeceği bildiriliyor.
(Bu arada belirtmek gerekir ki, ilk zühd hareketinin (bir lokma, bir hırka) doğuşu da, Osman dönemine tepki olarak, bu zamana rastlar…)
Heyet Şam’a gider… Muaviye her iki tarafı da dinler… Ve özetle dediği şudur; Nasrettin hoca misali, “Sen de haklısın, sen de haklısın”…
Anlayacağınız olayı adil bir şekilde çözmek yerine, kaosu tetikler… Kaos en çok, şeytani zekâsı olanlara yarar ve bu Muaviye’de fazlasıyla vardır.
Olaylar büyür… Hoşnutsuzluk artar… Mısır’dan İran’a kadar tüm coğrafya kaynamaktadır… Ali başta olmak üzere birçok sahabe uyarılarda bulunurlar… Ancak yapılan, işi Allah’a bırakmaktan ibaret kalır.
Kufe valisinin yerine kim gelecektir sizce?
Elbette bir Kahtani ve elbette Ebu Musa… Osman, olayları yatıştırmak için Kufe’nin akıl hocasını vali tayin etmiştir ama bu hatanın en büyüğü olacaktır… Çünkü böylelikle Kufe, özerk bir eyalet olmuştur bile… Devlet, acz göstermiştir…
Her zaman bu böyledir, bazen isyancıların gazını almak için devlet tarafından verilen tavizler, onların gazlarını almak yerine, daha da ateşlenmelerine sebep olur…
Kazan kaynar… İsyancı muhalifler, hac yapmayı bahane ederek, Medine’ye doluşmaya başlamışlardır… Şam’dan yardım istenir… Muaviye bir ordu gönderir Medine’ye ama ordu komutanına, Medine’ye yakın bir yerde konuşlanmasını ve kendisinden emir gelmedikçe, şehir yansa bile müdahale etmemelerini salık verir… Ki, müdahale emrini hiçbir zaman da vermeyecektir…
Önde gelenler, son bir kez uyarırlar Osman’ı, “çekil”… Osman, hilafetten çekilmeyi reddeder…
Göstere göstere gelen bir afettir bu aslında. Ne olacağını herkes biliyordur belki de…
Ama gaflet, delalet ve ihanet, her devirde var olan bir olgudur…
Ali, ihalenin kendisinde kalacağının farkındadır… Bu sebeple oğulları Hasan ve Hüseyin’i, Osman’ın kapısına gönderir koruma olarak… Başkaları da vardır orada… Zira Osman’ın evi artık muhasara altındadır… Su dahi sokulamıyordur içeriye…
Şam ordusu ise hala beklemektedir…
İsyancılar, peygamber evlatlarının kapısını beklediği bir eve giremezler bir süre… Ama kapıdan giremeyenler bacadan girecek ve Osman’ı katledeceklerdir. İsyancı dediysem eşkıya sanmayın hepsini… Bunların arasında Ebu Bekir’in oğlu Abdullah da vardır…
Şam ordusu hala beklemektedir…
Çünkü Ebu Süfyan ve ailesi yıllardır beklemektedir…
O kutlu gün için…
Pak Muhammed’in son verdiği saltanatın yeniden ihyası için…
Pek yakında, Muhammed’in can düşmanları, bu kez onun temsilcisi olarak, yeniden tahta geçeceklerdir.
Bu kez tek fark vardır… Artık putlara değil, Allah’a tapacaklardır sadece…
Sanki Allah, kendisine tapınılmasını istiyormuş gibi…