Peki ya Kürtçü andı? O da yasak mı? Yani, devletin maaş
bağlamayı planladığı “melle” lerin, köylerdeki medreselerinde, Kürt çocuklarına
içtirdikleri ant da yasak mı?
Sözde ırkçılığa karşı olan dinci, kinci ve Kürtçülere
soruyorum. Adlarını değiştirmek için yıllardır uğraştığınız güneydoğu
köylerinde yerel medreseler var. Öğretmenlerine “Melle” veya “Seyda” denen bu
medreselerin birçoğunda her sabah, özellikle küçük “fakî”lere (fıkıh talebesi)
bir ant içirilir; “ez kurdım, serbılındım…” Yani, “Ben başı dik gezen bir
Kürdüm” diye başlayan ve şöyle aslanım, böyle kaplanım diye devam
eden,“…Türklerden, Araplardan ve Farslardan bin yılın intikamını alırım”
mealindeki sözlerle de sona eren yeminden bahsediyorum. Dinci Kürtçüler bu
dediğimi inkâr edecek olurlarsa, Kurana el basıp, Allah adına, böyle bir şeyi
ilk defa duyduklarına yemin etsinler. Edemezler zira nikâhları boş olur ve
hülle gerekir. Bu adamlara namus ve şeref üzerine yemin ettirmenin hiçbir
bağlayıcılığı da yoktur. O medreselerde, Allah adına edilmeyen bir yeminin
geçersiz olduğu da öğretilir. Dolayısıyla mecliste edilen yemini, sıkılmadan
yok farz etmelerinin sebebi de budur.
Diyarbakır’da bir sıra gecesine katılıp, çiğ köfte yiyip,
acılı kebaplar sonrasında kan ter içinde halay çekerek Kürt sosyolojisi
yapanların, eminim bu uygulamadan haberleri bile yoktur. Güneydoğuda, gerçek
anlamda Kürt faşizminin, bu medreseler eliyle körüklendiğini de bilmezler. Bu
kafası hafif güruh için tek bir ulus ırkçıdır, Türkler. Türk kelimesinin
kendisi bile ırkçılık çağrıştırdığından, bu ülkede elli etnik kökeni sayarlar,
Laz, Çerkez, Ibıh, Kürt, Zaza… Ama bir tek Türk demezler. Zira tarihteki tüm
katliamların sorumlusu, insanlığın tüm felaketlerinin yegâne mümessili
Türklerdir. Türklerden başka kim, ne derecede ırkçılık yaparsa yapsın,
özgürlüktür, haktır.
Ahmak dincilere, ebleh solculara ve Kürtçülere, Türklüğün,
Cumhuriyetin kurucuları için bir ırk değil aidiyet ifade ettiğini anlatamadık.
İkinci dünya savaşı öncesi milliyetçilik algısıyla, savaş sonrası milliyetçilik
algısı arasındaki farkı bilmeyen cühela, elbette Andımızın ırkçı bir söylem
olduğunu söyleyeceklerdir. Yok olmanın eşiğinden dönmüş ve binlerce bedel
ödeyerek yeniden bir devlet kurmayı başarmış insanların, halkı bir arada
tutacak kavramları oluşturma çabalarını da anlamazlar.
Avrupa’nın aksine, Ortadünya’da insanlar etnik kökenlerine
göre değil, aidiyetlerine göre ayrışırlar. Bu aidiyet ise daha ziyade coğrafya
ile alakalıdır. Rum diyarına gelip yerleşen biri “rumî” diye anılır. Aslen Fars
olan Mevlana Celaleddin gibi. Veya Kürt coğrafyasına yerleşen Yörüklerin,
gocunmadan Kürtçe konuşmaya başlaması gibi. Etnik tasnif, Ortadünya insanının
bilincinde var olmayan bir uygulamadır. Son elli yıldır Türkiye’de insanları
Yahudi dönmesi ilan edenlerin, çelişki yumağına dönen tespitlerinin sebebi de,
bu ithal tasnif usulleridir.
“Biz olma” duygusu diye adlandırılabilecek “Asabiye”
kavramı, Ortadünya insanının kendisini tanımlamasına temel teşkil etmiştir.
Hangi anneden doğduğunuz değil, nereye ait olduğunuz ve kendinizi ne
hissettiğiniz önemlidir. Bu aynı zamanda imparatorluk sosyolojisinin temelini
teşkil eder. Persler ve ardından gelen Romalılar aidiyet esasına göre hareket
etmişlerdir. “Rum” demek, hangi etnik kökenden gelirseniz gelin sizi Roma’lı
yapan bir çimentodur. Öyle ki, zamanla insanlar gerçek köklerini unutmuş ve
kendilerine sadece Roma’lı anlamına gelen “Rum” demeyi uygun bulmuşlardır.
Öncesindeki Persler ve sonrasındaki Osmanlı için de durum budur. Avrupalılar,
etnik kökenine bakmaksızın gördükleri her Müslüman’a Türk demişlerdir.
Miryokefalon savaşından bu yana Venedik haritalarında Anadolu, “Türkia” diye
adlandırılmış ve bu coğrafyada yaşayanlara Türk denmiştir. Yani Türklük, Türk
topraklarında yaşayanların ortak aidiyetidir. Bu sebepledir ki, bizdeki azınlıklar
bile kendilerine Türk derler, “Türk Yahudisi” diye bir realite vardır.
Yunanistan’a mübadelede gönderilen Rumlara, yıllarca Türk dendiğini biliyoruz.
Bin etnik kökenin yaşayıp yok olduğu bir coğrafyada,
insanları hayvanat bahçesindeki kafeslere bölmek ve hapsetmek mümkün
olabilemez. Bu tarihsel derinliğin ve farklılığın bilinciyle yeni kurulan
devlet, aidiyeti, devleti kuran çoğunluğun dili olan ve coğrafyanın da adı olan
Türklük üzerine kurmuş ve “ne mutlu o kişiye ki, kendini bu topraklara ait hissediyor
ve bizimle biz oluyor” demişlerdir.
Bugün Türk kelimesinden rahatsız olanlara soruyorum. Gücünüz
yetiyorsa Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, köy medreselerindeki hakiki ırkçı ve
etnik temelli antları yasaklayın. Gücünüz yetiyorsa o medreselerdeki, Türkleri
aşağılayan, Kürtleri göklere çıkaran uydurma dini kitapları eleştirin.
Size yardımcı olayım.
“Melle”lerin başucu hadis kaynağı olan “Et-Tac” adlı hadis
kitabını okuyun. Televizyon yosunları bilmezler bu kitabı ama hükümet içinde
bilenler var. O kitapları okuyup icazet almış olanlar veya onların çocukları
var partide. Madem demokratsınız, medreselerinize de bir el atın da görelim
demokratlığınızı. Müfredatlarını komuoyuyla bir paylaşın bakalım. Cesaretiniz
varsa, ırkçılığın dini haline gelen bu kitapların öğretilmesine engel olun.
“…Halis Kürtler İstanbul’u fethetmedikçe kıyamet kopmaz…” diye bir zırvayı
peygambere atfedip, zavallı, cahil Kürt çocuklarına din diye okutulmasına engel
olun. Âdem’i Kürtçe konuşturan, İbrahim’i Kürt yapan tefsir ve hadis kitaplarınızla
dalga geçin, uyduruk tarih programlarınızda.
Beyinleri, kinci bir ırkçılıkla doldurulan ve bir yandan da
dini kisve taşıyan bu insanların, Andımızı ırkçılık olarak nitelendirmelerine
gülelim mi ağlayalım mı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder