11 Kas 2013

Melle Andı

Her gece ekranlarda “Kürt sorunu” ile ilgili dil döken kadrolular başta olmak üzere, Kürtçü siyaset önderlerinden, dinci siyaset önderlerine kadar, bir düğün havasıdır gidiyor. Andımız ve yazarı olan Reşit Galip hakkında kalmadık aşağılamalar ve iftiralar… Çocuklar artık “Ne mutlu Türk’üm” demeyecekler her sabah.
Peki ya Kürtçü andı? O da yasak mı? Yani, devletin maaş bağlamayı planladığı “melle” lerin, köylerdeki medreselerinde, Kürt çocuklarına içtirdikleri ant da yasak mı?
Sözde ırkçılığa karşı olan dinci, kinci ve Kürtçülere soruyorum. Adlarını değiştirmek için yıllardır uğraştığınız güneydoğu köylerinde yerel medreseler var. Öğretmenlerine “Melle” veya “Seyda” denen bu medreselerin birçoğunda her sabah, özellikle küçük “fakî”lere (fıkıh talebesi) bir ant içirilir; “ez kurdım, serbılındım…” Yani, “Ben başı dik gezen bir Kürdüm” diye başlayan ve şöyle aslanım, böyle kaplanım diye devam eden,“…Türklerden, Araplardan ve Farslardan bin yılın intikamını alırım” mealindeki sözlerle de sona eren yeminden bahsediyorum. Dinci Kürtçüler bu dediğimi inkâr edecek olurlarsa, Kurana el basıp, Allah adına, böyle bir şeyi ilk defa duyduklarına yemin etsinler. Edemezler zira nikâhları boş olur ve hülle gerekir. Bu adamlara namus ve şeref üzerine yemin ettirmenin hiçbir bağlayıcılığı da yoktur. O medreselerde, Allah adına edilmeyen bir yeminin geçersiz olduğu da öğretilir. Dolayısıyla mecliste edilen yemini, sıkılmadan yok farz etmelerinin sebebi de budur.
Diyarbakır’da bir sıra gecesine katılıp, çiğ köfte yiyip, acılı kebaplar sonrasında kan ter içinde halay çekerek Kürt sosyolojisi yapanların, eminim bu uygulamadan haberleri bile yoktur. Güneydoğuda, gerçek anlamda Kürt faşizminin, bu medreseler eliyle körüklendiğini de bilmezler. Bu kafası hafif güruh için tek bir ulus ırkçıdır, Türkler. Türk kelimesinin kendisi bile ırkçılık çağrıştırdığından, bu ülkede elli etnik kökeni sayarlar, Laz, Çerkez, Ibıh, Kürt, Zaza… Ama bir tek Türk demezler. Zira tarihteki tüm katliamların sorumlusu, insanlığın tüm felaketlerinin yegâne mümessili Türklerdir. Türklerden başka kim, ne derecede ırkçılık yaparsa yapsın, özgürlüktür, haktır.
Ahmak dincilere, ebleh solculara ve Kürtçülere, Türklüğün, Cumhuriyetin kurucuları için bir ırk değil aidiyet ifade ettiğini anlatamadık. İkinci dünya savaşı öncesi milliyetçilik algısıyla, savaş sonrası milliyetçilik algısı arasındaki farkı bilmeyen cühela, elbette Andımızın ırkçı bir söylem olduğunu söyleyeceklerdir. Yok olmanın eşiğinden dönmüş ve binlerce bedel ödeyerek yeniden bir devlet kurmayı başarmış insanların, halkı bir arada tutacak kavramları oluşturma çabalarını da anlamazlar.
Avrupa’nın aksine, Ortadünya’da insanlar etnik kökenlerine göre değil, aidiyetlerine göre ayrışırlar. Bu aidiyet ise daha ziyade coğrafya ile alakalıdır. Rum diyarına gelip yerleşen biri “rumî” diye anılır. Aslen Fars olan Mevlana Celaleddin gibi. Veya Kürt coğrafyasına yerleşen Yörüklerin, gocunmadan Kürtçe konuşmaya başlaması gibi. Etnik tasnif, Ortadünya insanının bilincinde var olmayan bir uygulamadır. Son elli yıldır Türkiye’de insanları Yahudi dönmesi ilan edenlerin, çelişki yumağına dönen tespitlerinin sebebi de, bu ithal tasnif usulleridir.
“Biz olma” duygusu diye adlandırılabilecek “Asabiye” kavramı, Ortadünya insanının kendisini tanımlamasına temel teşkil etmiştir. Hangi anneden doğduğunuz değil, nereye ait olduğunuz ve kendinizi ne hissettiğiniz önemlidir. Bu aynı zamanda imparatorluk sosyolojisinin temelini teşkil eder. Persler ve ardından gelen Romalılar aidiyet esasına göre hareket etmişlerdir. “Rum” demek, hangi etnik kökenden gelirseniz gelin sizi Roma’lı yapan bir çimentodur. Öyle ki, zamanla insanlar gerçek köklerini unutmuş ve kendilerine sadece Roma’lı anlamına gelen “Rum” demeyi uygun bulmuşlardır. Öncesindeki Persler ve sonrasındaki Osmanlı için de durum budur. Avrupalılar, etnik kökenine bakmaksızın gördükleri her Müslüman’a Türk demişlerdir. Miryokefalon savaşından bu yana Venedik haritalarında Anadolu, “Türkia” diye adlandırılmış ve bu coğrafyada yaşayanlara Türk denmiştir. Yani Türklük, Türk topraklarında yaşayanların ortak aidiyetidir. Bu sebepledir ki, bizdeki azınlıklar bile kendilerine Türk derler, “Türk Yahudisi” diye bir realite vardır. Yunanistan’a mübadelede gönderilen Rumlara, yıllarca Türk dendiğini biliyoruz.
Bin etnik kökenin yaşayıp yok olduğu bir coğrafyada, insanları hayvanat bahçesindeki kafeslere bölmek ve hapsetmek mümkün olabilemez. Bu tarihsel derinliğin ve farklılığın bilinciyle yeni kurulan devlet, aidiyeti, devleti kuran çoğunluğun dili olan ve coğrafyanın da adı olan Türklük üzerine kurmuş ve “ne mutlu o kişiye ki, kendini bu topraklara ait hissediyor ve bizimle biz oluyor” demişlerdir.
Bugün Türk kelimesinden rahatsız olanlara soruyorum. Gücünüz yetiyorsa Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, köy medreselerindeki hakiki ırkçı ve etnik temelli antları yasaklayın. Gücünüz yetiyorsa o medreselerdeki, Türkleri aşağılayan, Kürtleri göklere çıkaran uydurma dini kitapları eleştirin.
Size yardımcı olayım.
“Melle”lerin başucu hadis kaynağı olan “Et-Tac” adlı hadis kitabını okuyun. Televizyon yosunları bilmezler bu kitabı ama hükümet içinde bilenler var. O kitapları okuyup icazet almış olanlar veya onların çocukları var partide. Madem demokratsınız, medreselerinize de bir el atın da görelim demokratlığınızı. Müfredatlarını komuoyuyla bir paylaşın bakalım. Cesaretiniz varsa, ırkçılığın dini haline gelen bu kitapların öğretilmesine engel olun. “…Halis Kürtler İstanbul’u fethetmedikçe kıyamet kopmaz…” diye bir zırvayı peygambere atfedip, zavallı, cahil Kürt çocuklarına din diye okutulmasına engel olun. Âdem’i Kürtçe konuşturan, İbrahim’i Kürt yapan tefsir ve hadis kitaplarınızla dalga geçin, uyduruk tarih programlarınızda.
Beyinleri, kinci bir ırkçılıkla doldurulan ve bir yandan da dini kisve taşıyan bu insanların, Andımızı ırkçılık olarak nitelendirmelerine gülelim mi ağlayalım mı?


Hiç yorum yok: