11 Kas 2013

Kürtçü Medreseler

Öncelikle belirtmeliyim ki, Süleyman Ateş ve Turan Dursun gibi şahsiyetlerin de yetiştiği bu medreseleri ve mezunlarını tamamıyla Kürtçülükle ve yobazlıkla itham etmek haksızlık olur. Ancak günümüzde Siyasal anlamda Kürt ırkçılığının fikir babaları bu havzada yetişmişlerdir. Din yobazlığını ve etnik Kürtçülüğü anlayabilmemiz için bu medreseleri tahlil etmemiz şarttır.
11.yüzyıl Sünni din adamı ve filozofu Gazali, döneminin en etkin dini-felsefi akımı “mu’tezile” ile olan kavgasına, “Tehâfütü'l-Felâsife” adlı eseriyle öldürücü darbeyi indirerek son verir. Bu eserde filozoflar ve felsefe ile uğraşanlar kâfir ilan edilmişlerdir. Dönemin siyasi gücü olan Selçukludan da himmet bulan Gazali, dini metinleri akıl ve felsefeyi kullanarak anlamak gerektiğine inanan Mutezile mezhebine karşı bir sürek avı başlatır. Mutezilenin “sapkın” akılcı izahlarını belleklerden silmek ve yerine Ortodoks Sünniliğin merkezinde duran Şafiiliği hâkim kılmak üzere, Dicle ve Fırat nehirleri boyunca Nizamiye medreseleri kurulur. Ve başarılı da olur. Gazalinin etkisinde kalan Nizam’ül Mülk, Mutezile mezhebini ve eserlerini yok etmeyi başarır. Mutezile’den arta kalanlar Şia içerisinde yaşamaya devam ederler. Selçuklu ise, keskin bir Şafii anlayışın yörüngesine girer.

“Nizamiye” adıyla bilinen bu medreseler, yıllarca Sünni propagandanın merkezini oluşturdular. Ezher yokken bu medreseler vardı. Sünni propaganda platosu haline gelen bu coğrafyada, yüzlerce irili ufaklı medrese faaliyet gösterdi. Osmanlı sultanlarına Sünni anlayışı öğreten lalalar, bu medreselerden icazetli mollalardı. Molla Guranî başta olmak üzere Ebussuud’a kadar birçok Kürt müderris, Osmanlı sarayına Lala olarak hizmet verdiler.
Dini bağnazlık, zamanla ilmi bağnazlığı da doğurur ve bilime nefes alma hakkı tanımaz. Aynen böyle oldu ve Gazalinin akli ilimler dediği, pozitif bilim denebilecek dersler unutuldu. Kuruluşundan itibaren felsefeye karşı olan bu medreselerde, zamanla sadece dini ilimler okutulmaya başlandı. Her ne kadar arada tek tük bilime meraklı mollalar yetişse de, genel itibariyle Cizvit manastırları gibi, kelâmi konular ve din dili ile ilgili tekrarlardan ibaret bir eğitimin verildiği yerler haline geldiler.

19.Yüzyılda misyoner okullarının doğu ve güneydoğu Anadolu’ya hücum ettikleri yıllardan itibaren bu medreselerin söylemlerinde bir başkalaşım fark edilir. İtibarını Ezher’e ve İstanbul ulemasına kaptıran bu medreseler, içine kapandı ve tüm İslam âlemine değil, yerel halka hizmet veren medreseler olmaya başladılar. Bu dönemden sonra Kürt-İslamcı bir kimliğe büründüklerini söyleyebiliriz. Sanırım, Ermenilere “Protestan olun ki başınız göğe ersin!” diye fısıldayan bu yabancı okullar, Kürtlere de ulus olmaları gerektiğini fısıldıyordu o dönemde.
Cumhuriyetin kuruluşuyla kısa bir dönem yer altına inen bu medreseler, Demokrat parti ile yeniden tam gaz faaliyetlerine devam ettiler.

Bu medreseleri ve halk üzerindeki güçlü etkilerini bilmeden ne Selçuklu ve Osmanlının Sünnileşme sürecini, ne İdris-i Bitlisi’yi, ne Ermeni tehcirini ve Hamidiye alaylarını, ne Kürt isyanlarını, ne Said Nursi’yi, ne Halidî Nakşibendîliğini, ne de günümüzde gittikçe rijit-faşist yapıya bürünen Kürtçü siyaseti tahlil edebiliriz.

Günümüzde bu medreseler nasıl çalışırlar?

Güneydoğuda ilim tahsil edilen, medreseleri olan belirli köyler vardır. Norşin ve Tillo gibi genel merkez kabilinde köyler olduğu gibi, Cizre-Botan havzasına yayılmış yüzlerce köyde daha küçük çaplı medreseler de mevcuttur.

Yaklaşık 15-20 yıl süren bir eğitim sonunda 12 ilimden icazet verilir. 12 ilim dememe bakmayın, bugün gerçek anlamda verebildikleri tek ilim, Arap dili ve edebiyatıdır. Zamanında matematikten astronomiye kadar derslerin okutulduğu söylense de, bu alanlarda insanlığa katkı sunacak bir deha yetiştirememiştir. Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi enteresan kişiliklerin bireysel çabalarını saymazsak, bilime dair tek katkıları olmamıştır. Şerhler, şerhlere haşiyeler, şerhlerin haşiyelerine izahlar… Tekrarlar, bitimsiz teferruatlar… Arap ülkelerinde bile öğretilmeyen bir gramer bu medreselerde ezberletilir. Sonunda Araplara Arapça dersi verebilen ama Arapça konuşamayan bir insan tipi mezun olur. Dine dair bildikleri sadece ezberledikleri sayısız uydurma hadisler ve daha önceki mellelerin ayet izahlarıdır. “Bunca zamandır, bu kadar âlim geldi geçti bilemedi de, sen mi bileceksin” zihniyetinin merkezidir bu medreseler.

Sayılarını tam olarak bilemiyorum ama 12 ilimden icazet almış her melle, bir köye gidip kendi medresesini kurabilir. Elbette köylünün istemesi gereklidir. Zira medreseyi onlar ve civar köylerdeki insanlar finanse edeceklerdir. Zekât bu mellelere verilir ve melle okumaya gelen bir “fakî”nin yeme içme ve barınma masraflarını kendi cebinden, yani halkın cebinden karşılar. Melle’den itibaren aşağı doğru keskin bir hiyerarşi vardır. Sabah ezanıyla ders başlar ve akşam namazıyla son bulur. Yatılı olan bu medreselerde her şeyin bir kuralı vardır. Genelde tüm ders kitapları öğrenciye ezberletilir. Kurallar, kaideler, sarf ve nahiv cümleleri… Perşembe öğleden sonra başlayan ve Cumartesi sabah namazına dek süren bir hafta tatili de mevcuttur. Her kur atlayışında sınavlar yapılır ve seremonyal ritüellerle kutlamalar düzenlenir.

Müfredat ise Gazali’den beri aynıdır. Hiçbir şekilde metin tenkidine tabi tutulmayan rivayetler dini ilim diye öğretilir. Uydurma rivayetler, komik mantıki çıkarsamalar, yalan ve iftira dolu haberler… “Dünya dönmemektedir, zira dönseydi zıpladığımızda aynı yere düşmezdik” gibi yorumlar… İbrahim peygamberin Kürt olduğu, İskender’in, Daryus’un Kürt olduğu, ilk sahabeler içerisinde Kürtlerin var olduğu gibi yüzlerce rivayet.

İlkokula dahi gitmeden, 15-20 yıl bu medreselerde eğitim görmüş insanlardan bahsediyorum. Bu insanlar Kürt siyasetine yön veriyorlar. BDP ve AKP içerisinde medrese kökenli birçok insan siyaset yapmaktadır. Müderris olan melle veya Seyda, civar ahalinin her türlü meselesinin çözüm merciidir. Kan davaları, arazi anlaşmazlıkları, evlenmeler, herşey bu mellelerden sorulur. PKK bile laik bir söylemle tutunamayacağını anladığından, doksanlı yıllardan itibaren mellelerin ırkçı ve dinci söylemlerine boyun eğmiştir. Bugün PKK’nın sosyalizmle zerre kadar ilgisinin kalmamasının sebebi budur. PKK mı medreselere hükmetti yoksa melleler mi PKK’yı ele geçirdi bilinmez ama sonuç şudur ki, ilk çıktığı yıllarda romantik Türk devrimcileri bile dağa çıkaran PKK, şimdi tam anlamıyla Kürt faşizminin silahlı kanadı konumundadır.
Peki, Melleler’deki bu ırkçı damarın muharriki kimdir? Ayrı ama üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Mellelerin bazılarının “şeyh”lik boyutu da mevcuttur. Yani hem melle, hem şeyh. Şeyh derken aklınıza Tasavvufun irfan ışığını yayan Anadolu erenleri gelmesin sakın. Bu şeyhler Nakşibendîliğin Halidî koluna bağlı Ortodoks Sünni din adamlarıdır. Bu Seydaların etkinliği diğerlerine nazaran kat be kat fazladır. Norşin, Tillo, Cizre ve son zamanlarda Menzil bu yönleriyle şöhret bulmuşlardır.

Ortodoks-Sünni ve her nasılsa Nakşibendî olan Halidîlik, safkan bir Türk olan Şah-ı Nakşibend ve onun deruni felsefesiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir tasavvuf yorumudur. Anadolu’da bilinen Nakşibendîlikten çok farklı olan Halidîlik, Anadolu insanının tasavvufi İslam anlayışını terk edip, Araplaştıkça Müslümanlığının artacağı gibi, dinle ilgisi olmayan bir yöne savrulmasına neden olmuştur. İsminin “Bağdadi” ile bittiğine bakmayın, katıksız bir Kürt’tür ve medreselerde Kürtçeyi eğitim dili olarak kullanan ilk müderris tir  Bugün Türkiye’de ki mevcut tüm Nakşibendiler  aslında Halidî koluna mensupturlar. Adıyaman Menzil, İskender paşa, İsmail ağa… Bizim geleneksel Nakşiliğimizin ne müntesibi ne de şeyhi kalmamıştır. Kalan varsa da en azından ben bilmiyorum. Tekrar etmek gerekirse, bu medreseleri bilmeden ve tanımadan Kürtler hakkında söz söylemek anca Türkiye'nin 7. Sınıf aydınlarının yapacağı bir saçmalıktır. Tüm lehçe ve ağızlarıyla Zazaca bilen bir Almanı  terörün en cafcaflı yılları olan doksanların başında, sırtında çantasıyla dağ köylerini dolaşırken görmüştüm. Ama hiçbir “Türk-Liberal aydın” yoktu oralarda. Güneydoğuyu en iyi bilen ve kanal kanal dolaşıp Kürt sorunu üzerine atıp tutan aydınımız, en fazla Diyarbakır’da kuzu dolması yiyip, Kandil’e röportaja gitmiştir. Ama şimdilerde güneydoğulu diksiyonu bozuk gençleri, saçlarını uzattırıp köşeli gözlükler taktırarak ekranlara taşıyorlar. Böylelikle “Kürt aydını” sorunsalına da, Türk usulü bir çözüm bulmuş oluyorlar.

Sovyetlerin dağılmasıyla, dağılan solcular ciddi şekilde incelenmelidir. PKK’nın ve devrimci-solcu yazarların, dinci feodal şehir ve köy egemenlerinin sultası altına girişleri, bu yıllardan sonrasına denk gelir. Deniz’le hapse girdiğini övünerek anlatanların, bu gün dinci ucuzlarla gülümseyen pozlar vermeye çalışması acıklı değil midir?



Hiç yorum yok: