Öncelikle belirtmeliyim ki, Süleyman Ateş ve Turan Dursun
gibi şahsiyetlerin de yetiştiği bu medreseleri ve mezunlarını tamamıyla
Kürtçülükle ve yobazlıkla itham etmek haksızlık olur. Ancak günümüzde Siyasal
anlamda Kürt ırkçılığının fikir babaları bu havzada yetişmişlerdir. Din
yobazlığını ve etnik Kürtçülüğü anlayabilmemiz için bu medreseleri tahlil
etmemiz şarttır.
11.yüzyıl Sünni din adamı ve filozofu Gazali, döneminin en
etkin dini-felsefi akımı “mu’tezile” ile olan kavgasına, “Tehâfütü'l-Felâsife”
adlı eseriyle öldürücü darbeyi indirerek son verir. Bu eserde filozoflar ve
felsefe ile uğraşanlar kâfir ilan edilmişlerdir. Dönemin siyasi gücü olan
Selçukludan da himmet bulan Gazali, dini metinleri akıl ve felsefeyi kullanarak
anlamak gerektiğine inanan Mutezile mezhebine karşı bir sürek avı başlatır.
Mutezilenin “sapkın” akılcı izahlarını belleklerden silmek ve yerine Ortodoks
Sünniliğin merkezinde duran Şafiiliği hâkim kılmak üzere, Dicle ve Fırat
nehirleri boyunca Nizamiye medreseleri kurulur. Ve başarılı da olur. Gazalinin
etkisinde kalan Nizam’ül Mülk, Mutezile mezhebini ve eserlerini yok etmeyi
başarır. Mutezile’den arta kalanlar Şia içerisinde yaşamaya devam ederler.
Selçuklu ise, keskin bir Şafii anlayışın yörüngesine girer.
“Nizamiye” adıyla bilinen bu medreseler, yıllarca Sünni
propagandanın merkezini oluşturdular. Ezher yokken bu medreseler vardı. Sünni
propaganda platosu haline gelen bu coğrafyada, yüzlerce irili ufaklı medrese
faaliyet gösterdi. Osmanlı sultanlarına Sünni anlayışı öğreten lalalar, bu
medreselerden icazetli mollalardı. Molla Guranî başta olmak üzere Ebussuud’a
kadar birçok Kürt müderris, Osmanlı sarayına Lala olarak hizmet verdiler.
Dini bağnazlık, zamanla ilmi bağnazlığı da doğurur ve bilime
nefes alma hakkı tanımaz. Aynen böyle oldu ve Gazalinin akli ilimler dediği,
pozitif bilim denebilecek dersler unutuldu. Kuruluşundan itibaren felsefeye
karşı olan bu medreselerde, zamanla sadece dini ilimler okutulmaya başlandı.
Her ne kadar arada tek tük bilime meraklı mollalar yetişse de, genel itibariyle
Cizvit manastırları gibi, kelâmi konular ve din dili ile ilgili tekrarlardan
ibaret bir eğitimin verildiği yerler haline geldiler.
19.Yüzyılda misyoner okullarının doğu ve güneydoğu
Anadolu’ya hücum ettikleri yıllardan itibaren bu medreselerin söylemlerinde bir
başkalaşım fark edilir. İtibarını Ezher’e ve İstanbul ulemasına kaptıran bu
medreseler, içine kapandı ve tüm İslam âlemine değil, yerel halka hizmet veren
medreseler olmaya başladılar. Bu dönemden sonra Kürt-İslamcı bir kimliğe
büründüklerini söyleyebiliriz. Sanırım, Ermenilere “Protestan olun ki başınız
göğe ersin!” diye fısıldayan bu yabancı okullar, Kürtlere de ulus olmaları
gerektiğini fısıldıyordu o dönemde.
Cumhuriyetin kuruluşuyla kısa bir dönem yer altına inen bu
medreseler, Demokrat parti ile yeniden tam gaz faaliyetlerine devam ettiler.
Bu medreseleri ve halk üzerindeki güçlü etkilerini bilmeden
ne Selçuklu ve Osmanlının Sünnileşme sürecini, ne İdris-i Bitlisi’yi, ne Ermeni
tehcirini ve Hamidiye alaylarını, ne Kürt isyanlarını, ne Said Nursi’yi, ne
Halidî Nakşibendîliğini, ne de günümüzde gittikçe rijit-faşist yapıya bürünen
Kürtçü siyaseti tahlil edebiliriz.
Günümüzde bu medreseler nasıl çalışırlar?
Güneydoğuda ilim tahsil edilen, medreseleri olan belirli
köyler vardır. Norşin ve Tillo gibi genel merkez kabilinde köyler olduğu gibi,
Cizre-Botan havzasına yayılmış yüzlerce köyde daha küçük çaplı medreseler de
mevcuttur.
Yaklaşık 15-20 yıl süren bir eğitim sonunda 12 ilimden
icazet verilir. 12 ilim dememe bakmayın, bugün gerçek anlamda verebildikleri
tek ilim, Arap dili ve edebiyatıdır. Zamanında matematikten astronomiye kadar
derslerin okutulduğu söylense de, bu alanlarda insanlığa katkı sunacak bir deha
yetiştirememiştir. Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi enteresan kişiliklerin bireysel
çabalarını saymazsak, bilime dair tek katkıları olmamıştır. Şerhler, şerhlere
haşiyeler, şerhlerin haşiyelerine izahlar… Tekrarlar, bitimsiz teferruatlar…
Arap ülkelerinde bile öğretilmeyen bir gramer bu medreselerde ezberletilir.
Sonunda Araplara Arapça dersi verebilen ama Arapça konuşamayan bir insan tipi
mezun olur. Dine dair bildikleri sadece ezberledikleri sayısız uydurma hadisler
ve daha önceki mellelerin ayet izahlarıdır. “Bunca zamandır, bu kadar âlim
geldi geçti bilemedi de, sen mi bileceksin” zihniyetinin merkezidir bu
medreseler.
Sayılarını tam olarak bilemiyorum ama 12 ilimden icazet
almış her melle, bir köye gidip kendi medresesini kurabilir. Elbette köylünün
istemesi gereklidir. Zira medreseyi onlar ve civar köylerdeki insanlar finanse
edeceklerdir. Zekât bu mellelere verilir ve melle okumaya gelen bir “fakî”nin
yeme içme ve barınma masraflarını kendi cebinden, yani halkın cebinden
karşılar. Melle’den itibaren aşağı doğru keskin bir hiyerarşi vardır. Sabah
ezanıyla ders başlar ve akşam namazıyla son bulur. Yatılı olan bu medreselerde
her şeyin bir kuralı vardır. Genelde tüm ders kitapları öğrenciye ezberletilir.
Kurallar, kaideler, sarf ve nahiv cümleleri… Perşembe öğleden sonra başlayan ve
Cumartesi sabah namazına dek süren bir hafta tatili de mevcuttur. Her kur
atlayışında sınavlar yapılır ve seremonyal ritüellerle kutlamalar düzenlenir.
Müfredat ise Gazali’den beri aynıdır. Hiçbir şekilde metin
tenkidine tabi tutulmayan rivayetler dini ilim diye öğretilir. Uydurma
rivayetler, komik mantıki çıkarsamalar, yalan ve iftira dolu haberler… “Dünya
dönmemektedir, zira dönseydi zıpladığımızda aynı yere düşmezdik” gibi yorumlar…
İbrahim peygamberin Kürt olduğu, İskender’in, Daryus’un Kürt olduğu, ilk
sahabeler içerisinde Kürtlerin var olduğu gibi yüzlerce rivayet.
İlkokula dahi gitmeden, 15-20 yıl bu medreselerde eğitim
görmüş insanlardan bahsediyorum. Bu insanlar Kürt siyasetine yön veriyorlar.
BDP ve AKP içerisinde medrese kökenli birçok insan siyaset yapmaktadır.
Müderris olan melle veya Seyda, civar ahalinin her türlü meselesinin çözüm
merciidir. Kan davaları, arazi anlaşmazlıkları, evlenmeler, herşey bu
mellelerden sorulur. PKK bile laik bir söylemle tutunamayacağını anladığından,
doksanlı yıllardan itibaren mellelerin ırkçı ve dinci söylemlerine boyun
eğmiştir. Bugün PKK’nın sosyalizmle zerre kadar ilgisinin kalmamasının sebebi
budur. PKK mı medreselere hükmetti yoksa melleler mi PKK’yı ele geçirdi
bilinmez ama sonuç şudur ki, ilk çıktığı yıllarda romantik Türk devrimcileri
bile dağa çıkaran PKK, şimdi tam anlamıyla Kürt faşizminin silahlı kanadı
konumundadır.
Peki, Melleler’deki bu ırkçı damarın muharriki kimdir? Ayrı
ama üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Mellelerin bazılarının “şeyh”lik
boyutu da mevcuttur. Yani hem melle, hem şeyh. Şeyh derken aklınıza Tasavvufun
irfan ışığını yayan Anadolu erenleri gelmesin sakın. Bu şeyhler Nakşibendîliğin
Halidî koluna bağlı Ortodoks Sünni din adamlarıdır. Bu Seydaların etkinliği
diğerlerine nazaran kat be kat fazladır. Norşin, Tillo, Cizre ve son zamanlarda
Menzil bu yönleriyle şöhret bulmuşlardır.
Ortodoks-Sünni ve her nasılsa Nakşibendî olan Halidîlik,
safkan bir Türk olan Şah-ı Nakşibend ve onun deruni felsefesiyle uzaktan
yakından alakası olmayan bir tasavvuf yorumudur. Anadolu’da bilinen
Nakşibendîlikten çok farklı olan Halidîlik, Anadolu insanının tasavvufi İslam
anlayışını terk edip, Araplaştıkça Müslümanlığının artacağı gibi, dinle ilgisi
olmayan bir yöne savrulmasına neden olmuştur. İsminin “Bağdadi” ile bittiğine
bakmayın, katıksız bir Kürt’tür ve medreselerde Kürtçeyi eğitim dili olarak
kullanan ilk müderris tir Bugün Türkiye’de ki mevcut tüm Nakşibendiler aslında
Halidî koluna mensupturlar. Adıyaman Menzil, İskender paşa, İsmail ağa… Bizim
geleneksel Nakşiliğimizin ne müntesibi ne de şeyhi kalmamıştır. Kalan varsa da
en azından ben bilmiyorum. Tekrar etmek gerekirse, bu medreseleri bilmeden ve
tanımadan Kürtler hakkında söz söylemek anca Türkiye'nin 7. Sınıf aydınlarının
yapacağı bir saçmalıktır. Tüm lehçe ve ağızlarıyla Zazaca bilen bir Almanı
terörün en cafcaflı yılları olan doksanların başında, sırtında çantasıyla dağ köylerini
dolaşırken görmüştüm. Ama hiçbir “Türk-Liberal aydın” yoktu oralarda.
Güneydoğuyu en iyi bilen ve kanal kanal dolaşıp Kürt sorunu üzerine atıp tutan
aydınımız, en fazla Diyarbakır’da kuzu dolması yiyip, Kandil’e röportaja
gitmiştir. Ama şimdilerde güneydoğulu diksiyonu bozuk gençleri, saçlarını
uzattırıp köşeli gözlükler taktırarak ekranlara taşıyorlar. Böylelikle “Kürt
aydını” sorunsalına da, Türk usulü bir çözüm bulmuş oluyorlar.
Sovyetlerin dağılmasıyla, dağılan solcular ciddi şekilde
incelenmelidir. PKK’nın ve devrimci-solcu yazarların, dinci feodal şehir ve köy
egemenlerinin sultası altına girişleri, bu yıllardan sonrasına denk gelir.
Deniz’le hapse girdiğini övünerek anlatanların, bu gün dinci ucuzlarla
gülümseyen pozlar vermeye çalışması acıklı değil midir?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder