29 Mar 2013

"Bir su­da iki kez yı­ka­nıl­maz" di­yor He­rak­lit...

Ay­nı ger­çek, 20.yüz­yıl­da, Do­ğu­lu dü­şü­nür Ha­lil Cib­ran (ölm.1931) ta­ra­fın­dan şöy­le tek­rar­lan­mış­tır: "Hiç­bir gün do­ğu­şu, bi­zi, bir gün ba­tı­şı­nın bı­rak­tı­ğı yer­de bu­la­maz."
Sü­rek­li olu­şun bu iş­le­yi­şi Kur'an'da bir yaratılış ilkesi ha­lin­de şöy­le ve­ril­miş­tir:

"Al­lah... O, her an ye­ni bir iş ve oluş­ta­dır." (Rah­man su­re­si, 29)

 Bu Kur’ansal ilke, Kur’an’ın tebliğcisi Hz. Muhammed’e isnat edilen bir sözde şöyle ifadeye konmuştur:

“İki günü birbirine eş geçen, hüsrandadır.”

Ya­ra­tı­cı Kud­ret'in sü­rek­li oluş için­de gös­te­ril­me­si, Al­lah'ın bir sü­reç (pro­cess) ser­gi­le­di­ği­ni ifa­de et­mek ya­nın­da, olu­şun sü­rek­li­li­ği­ne ve de­ğiş­me­nin ka­çı­nıl­maz­lı­ğı­na da dik­kat çeker. Kur'an bu te­mel ka­bu­lü­nü, ha­ya­tın ve di­nin omurgası yap­mış­tır. O yüz­den, Kur'an'da dog­ma  as­ga­ri­de tu­tul­muş­tur.

Siyaset dincilerinin dillerine doladıkları ‘muhafazakârlık’, Kur’an’ın felsefî yapısı açısın-dan bakıldığında, bir müşrik tutkudur. Muhafazakârlığın esasını; eskiyi, ecdat kabullerini dokunulmaz kılmak oluşturur. Kur’an bu tutkuyu, doğrudan elli küsur, dolaylı olarak da yüz küsur ayetiyle şirkin bir uzantısı ilan etmektedir.

Batı’nın İslam’ı ve Müslümanları sömürmek için zaman zaman icat ettiği unvanlardan biri olan muhafazakârlık, son tahlilde, Kur’an ruhunun pagan şuuraltına (şirke) uyarlanmasıdır. Kur’an, hayatın, varlık ve oluşun temeline sürekli yürüyüşü, zıtlığı, isyanı ve diyalektiği koymuştur. Bu temel taşlar oynatıldığında Kur’an’ın dünyasından eser kalmaz.

Kur'an'ın ta­ma­mı­na ya­kı­nı bir di­ya­lek­tik alan oluş­tu­rur. Kur’an, bu ala­na müteşâbih (ben­zer zıt­la­rın vü­cut ver­di­ği tar­tış­ma­ya  açık  alan)  di­yor. (Bk. Âli İm­ran, 7; Zü­mer, 23) Bu son­suz görecelikler ala­nı, in­sa­nı sü­rek­li bir bi­çimde dü­şün­ce ve bil­gi üret­me­ye, gerçeğin ye­ni bo­yut­la­rı­nı ya­ka­la­mak için hiç dur­ma­dan ye­ni sen­tez­ler yap­ma­ya ça­ğı­rır.

Bu yaklaşım ve özendirme, Kur’ansal hermenötiğin de esasıdır.

Sü­rek­li olu­şun ve ka­çı­nıl­maz de­ğiş­me­nin sos­yo-te­o­lo­jik alan­da or­ta­ya çı­kar­dı­ğı so­ru­la­rın ce­vap­lan­dı­rıl­ma­sı, biri sürekli, diğeri belirli zamanlarda işleyen iki eylemle gerçekleştirilir:

1.İçtihat,

2.Tecdit.

İçtihat, hayatın yeni şartlarına yeni cevaplar vermek üzere her gün sergilenmesi gereken bilim ve düşünce faaliyetinin İslam literatüründeki adıdır. Cihat (Arapça yazılışı: cihad) kavramının temel uzantılarından biri olan içtihat, (Arapça yazılışı: ictihad) tıpkı cihad gibi, ‘bilim ve düşünce adına yoğun gayret göstermek’  anlamındaki ‘cehd’ kökünden türeyen bir sözcüktür.

‘Ye­ni’ an­la­mın­da­ki cedîd kö­kün­den tü­re­yen ve İslam Peygamberi tarafından Müslüman aydınlara bir görev olarak yüklenen tecdit (Arapça yazılışı: tecdid) ise içtihadın daha kurumsal, daha derin ve devrimci bir belirişi olarak algılanabilir. İçtihadın her gün işleyen bir mekanizma oluşuna karşın tecdit, belirli zamanlarda devreye giren ‘büyük çaplı bir yeniden yapılanma hareketi’dir.

Tecdit de­yi­minin Batı dillerindeki kar­şı­lı­ğı reform değil, ‘reconstruction’dur. Reform tabiri, Müslüman beklentilere cevap vermekten uzaktır. Müslüman aydınlar için bu sözcüğü kullanmaya gerek yoktur. Bu sözcüğün cevap getireceği makul ve meşru her şey, tecdit kavramı içinde vardır. Ancak Batılılar, kendi açılarından İslamî yenilenmeleri bu adla anmakta mazur sayılırlar.

Hiç yorum yok: