24 Eki 2012

Cumhuriyet ve Ulusal Güvenlik


Bugün Cumhuriyetimiz 88. yaşını dolduruyor. Coşkuyla kutlanan Cumhuriyet bayramları çok gerilerde kaldı. Ulusca zorlu bir dönemden geçiyoruz. Kendi ellerimizde bilinçsizce serpilip büyümesine neden olduğumuz, nafile bir açılımla azdırdığımız terörün bizden koparıp aldığı yiğitler için döktüğümüz gözyaşları, duyduğumuz öfke dinmeden, yüreğimiz Van'daki depremin sarsıntısı ile burkuldu. Son yıllarda temel dayanakları büsbütün aşındırılan, örselenen Cumhuriyetimizin, bu ortam içerisinde gururla kutlanacak bir tarafı da kalmadı.

Ağlamakla gülümsemek arasında kararsız kalan çehresiyle ünlenen bir devlet büyüğümüzün, “Kurban olduğum Allah verdikçe veriyor; biz Ankara'da ne bayramlar kutluyoruz” yolunda verdiği demeçle ulusal bayramlarımızı kastetmediği çok açık. Olsa olsa Bay Arınç, Cumhuriyet'in kurumlarına, ilkelerine durmadan attıkları önemli “çiziklerden” duyduğu gönül hoşnutluluğunu, taifesine müjdeliyor olmalı. Ülkemizi 9 yıldır yönetenler, devletimizi gerçek anlamda çağdaş, laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti yapma ülküsüne hiç itibar etmediler. Buna karşılık iç ve dış politikada attıkları tehlikeli ve tutarsız adımlarla ülke güvenliğini, birlik ve bütünlüğünü tehlikeye sokmakta olduklarının ayırdına da varamadılar. Bu gidişatın hayırlara pek vesile olamayacağını halkımızın çok geçmeden farkına vaRacağını umalım.
Diğer yandan dünyamızın ekonomik ve sosyal düzeninin çarpıklığından kaynaklanan küresel krizin, ülkemizi “teğet geçmeden” doğrudan vurmasını önlemek olanağı da giderek tükeniyor. Şimdiye kadar dış destekle ötelenen krizin kapımıza dayandığında yaratacağı domino etkisinin, Yunanistan’daki sarsıntıdan daha şiddetli olacağı beklenmelidir.
Cumhuriyetimiz’in 88. yıldönümünde ülkemizde zuhuru (doğması) kaçınılmaz sarsıntının emarelerini, nedenlerini tartışmayı yararsız gördüğümü belirtmeliyim. Önemli olan, “Cumhuriyetimiz’in yapı taşlarının yerli yerine oturtulması, ulusal güvenliğimizin pekiştirilmesi için ne yapmalı?” sorusuna doğru yanıt bulmaktır. Bu amaçla, öncelikle “ulusal güvenlik” kavramı üzerinde tespitlerimizi ortaya koyalım:
Bütünleşmek zorundayız
l Ulusal güvenlik, devletin sahip olduğu somut güç unsurlarının ötesinde yurttaşların oluşturduğu sosyal ve kültürel ortak dokunun dayanıklılığı ile sağlanır.
l Ortak doku, yurttaşların devletine, ülkesine, birbirlerine ya da daha doğru bir deyişle oluşturdukları ulusun birliğine gönülden bağları, bağlılıkları ile oluşur.
l Sosyal ve kültürel yapı, etnik farklılıklarla birlikte, ortak dokuya renk katar, güzellik katar.
Bu tespitler ışığında yapacağımız kısa bir irdeleme, ulusal güvenliğimizin dokusundaki çözülmenin hangi bağdan kaynaklandığını gösterecektir.
l Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının birlikte kan dökerek sınırlarını çizdikleri ülkelerine ve birbirlerine olan gönülden bağlılığı, bazı çevrelerin ters yöndeki gayretlerine rağmen sürmektedir. Van’da meydana gelen deprem, bu bağın canlılığını ve gücünü yeterince ortaya koymuştur.
l Yurttaşlarımızın devletine gönülden bağlılığı için ise bir genelleme yapacak olursak, yaşadıkları yöreye ve de etnik kimliklerine pek bağlı olmaksızın bir çözülme sürecinde olduğu söylenebilir. Güneydoğuda bu çözülme, iktidarın aymazlıkları ile kronik hale gelmiştir. Genel çözülmenin nedeni, devlete olan güvenin büyük ölçüde yok olmasıdır. Devleti ele geçiren bir zümre; haksız, hukuksuz, adaletsiz uygulamaları ile vurgun ve talan düzeniyle devletin “sosyal” niteliğini yok etmiştir. Neredeyse bu gidişle yakında dünya ülkeleri içerisinde gelir dağılımında en kötü ülkelerin başında yer alacağız.
Bütün bu olumsuzluklar korkutmasın. Yurttaşlarımızın devlete olan güveni ve gönül bağı büyük ölçüde yitirilmiş olsa bile, birlikte yaşama ülküsü ve ülke sevgisi var oldukça, devletin tasalluttan kurtarılacağına, ulusal güvenliğimizin dokusunun onarılarak halk ile devleti arasında gönül bağının kurulacağına inanıyorum. Bu noktada yurttaşların devletine gönülden bağlılığının  sağlanmasında atılacak adımların doğru saptanması gerekecektir. Bu bağlamda önde gelen; hak, hukuk ve adaletin bütün yurt sathında yaygınlaştırılması olmalıdır. Yurdun bir bölgesinde yaşayanlara ayrıcalıklı hukuk düzeni ve hak sağlayarak, ülke genelinde birlik ve bütünlük sağlanamayacağı bilinmelidir. Önemli olan bütün yurttaşların etnik kimlikleri gözetilmeksizin hem yurttaş hem insan olarak doğuştan vazgeçilmez eşit şartlara fiilen sahip olabilmeleridir. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözleriyle yüce Atatürk, “Türk” sözünün bir etnik kimliğe referans vermediğini açıkça ortaya koymuştur.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak kimliğinin “Türk” olmasını bir dayatma olarak görmek, bu kelimeyi “Türkiyeli” olarak değiştirmek kime ne kazandırır? Yurttaşların etnik kimliklerine olabildiğince geniş hak ve özgürlükler verilmesinden yanayım. Etnik kimliklere verilen hak ve özgürlüklerin, üniter ulus devlet yapımıza zarar vermesine de elbette olanak verilmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlü kılan, kılacak olanın üniter ulus devlet yapısı olduğu bilinmeli ve kabul edilmelidir. Bütün yurtseverler Cumhuriyetimiz’in 88. yılında yaşamakta olduğu tehlikeler karşısında, demokratik bir örgütlenme modeli içerisinde, olabildiğince geniş cephede bütünleşmek zorundadır. Bu bütünleşmeyi yurttaşların içinden çıkan bilinçli öncü güçler başaracaktır. Bu bağlamda ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunması ve tam bağımsızlık hedefi elbette öncelik taşıyacaktır. Cumhuriyetimiz’in kuruluş hedefinde yoğunlaşmanın, yurt içinde yurttaşların birbirine kaderde ve kıvançta daha fazla kenetlenmesini sağlarken, ülkemizi de dünyada daha saygın bir yere taşıyacağından kuşku duymamak gerekir.
Atatürk’ün sözleri...
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’de açılışının ertesi günü yapılan gizli oturumda Mustafa Kemal’in söylediği şu sözler hiç unutulmamalıdır: “Gerçekte bizim bütün amacımız, bu milli sınırlar içerisinde yaşayan halkımızın birliğini, refah ve mutluluğunu sağlamak ve bu milli sınırların belirlediği ülkemizin güvenliğini sağlamaktan ibarettir.” Bu sözler 1. Ordu Karargâhı Komuta Katı’na çıkış duvarına çok güzel bir rölyef olarak kazınmıştır. Acaba bugün parmaklıklar ardına konuluş nedenim, bu devlet sırrını(!) TBMM’nin tozlu tutanakları arasından günışığına çıkararak karargâhı ziyarete gelen yabancı konuklara gururla göstermiş olmamdan kaynaklanıyor olmasın?
Not: Yapmakta olduğum özel bir çalışma nedeniyle yazılarım, bundan böyle “haftada bir” yerine “arada bir” olarak çıkacaktır. Sağlık ve esenlik dileklerimle.
Son Güncelleme: Salı, 01 Kasım 2011 21:16

Hiç yorum yok: