Sermayenin sınırsız tahakkümüne karşı çeşitli coğrafyalarda patlak veren bir dizi direnme eylemi, 2011’e damgasını vurmuştur. Bunların ileri bir aşamasında ortaya atılan, “biz %99’uz; %1’in tahakkümüne hayır!” sloganı da açık bir sınıf mücadelesi çağrısıdır.
Bu slogan, direnme hareketlerinin devrimci bir potansiyel kazanması anlamına gelir. Elbette, hegemonik güçler, bu türden bir gelişimi önleme, frenleme, “yumuşak” kanallara yönlendirme çabalarına girişeceklerdi. Bu çabaların önemli bir bölümü de, sözü geçen hareketleri egemen söylemi tedirgin etmeyecek, “zararsız” doğrultularda yorumlamaktan geçiyor. Bu türden bazı yorum ve değerlendirmelere dikkat çekmek istiyorum.
“%1’in tahakkümüne hayır” sloganı ABD’de yaygınlık kazanınca, Wall Street çevrelerinin ilk şartlı refleksi, geleneksel “Amerikan rüyası”na sığınma yönünde olacaktı: “Biz zenginler parazitler değiliz; çalışarak, yenilikler getirerek, yaratarak kazanıyoruz; servetimiz, gelirimiz bu toplumsal hizmetin karşılığıdır…” Wall Street’in seçkin şirketlerinden bir grup insanın İstihdam Yaratanlar İttifakı adı altında kurdukları bir topluluk, bu doğrultuda mesajları kamuoyuna ulaştırmaya başlamıştır.
Bu kaba mesajın inceltilmiş bir türü, burjuva iktisadının bölüşüm kuramında yer alır: Üretilen hasıladan alınan paylar, kişilerin, sosyo-ekonomik grupların, üretim faktörlerinin, sınıfların katkılarına göre belirlenir. Bu önermenin başında (genellikle unutulan, göz ardı edilen) bir koşul da yer alır: “Tam rekabetçi, ideal piyasalar varsayılırsa…”
Bu kuram kabul edilirse, sömürü, yani “toplumsal hasılaya yapılan katkıyı aşan gelir”, sadece rekabetçi koşulların bozulduğu hallerde gerçekleşir. Örneğin mal piyasalarında tekelleşme, müteşebbisin toplumsal hasılaya katkısını aşan “tekelci kârlara” yol açabilir. Veya işgücü piyasasında emekçilerin sendikalaşması da rekabeti bozabilir ve ücretlerin bir bölümü, emeğin katkısını aştığı için rant (yani sömürü) öğeleri içerebilir.
İlginç bir biçimde, Amerikan “liberal solu”nun Nobel ödüllü iki yükselen yıldızı, Krugman ve Stiglitz de Wall Street’i işgal eylemlerini desteklerken neoklasik iktisada başvuruyorlar. Eylemcileri destekleme gerekçesi şudur: “%1’lik seçkinlerin hedeflenmesi doğrudur; zira bunlar hak edilmemiş; verimlerini aşan gelirler elde etmektedirler…”
Tunus’ta, Kahire’de, İspanya’da, New York’ta protesto eylemlerine katıldığını; bunları desteklediğini söyleyen Stiglitz’in görüşleri de aynı doğrultudadır: “%1’lik grubun böylesine cömertçesine ödüllendirilmesi, topluma daha fazla katkı yaptıkları için değil, başarılı (bazen de yozlaşmış) rant’çılar olmaları sayesindedir. %1’in bir bölümünün büyük katkıları olabilir. Bazı yenilikleri yapanlar, toplumsal katkılarından daha azını elde edebilirler. Ancak, dünyada ekonomik eşitsizliğin artışına yol açan nedenler, rekabet bozucu uygulamalardır. Protestocular devrimci değil, evrimcidir. Dolarların değil, insanların önem taşıdığı bir demokrasi istiyorlar. Ve beklentileri hayata geçirebilecek bir piyasa ekonomisi…
Marx, bu yüzden ileri sürüyordu ki, “her malın gerçek değerine göre satıldığı bir ortamda (yani tam rekabet koşullarında) kârların oluşumunu açıklayamazsanız, hiç açıklayamazsınız.” Krugman ve Stiglitz ise, eşitsizliğin, adaletsizliğin, sömürünün kaynağını sadece rekabetin bozulduğu ortamlara bağlıyorlar. Çareyi de dön/dolaş; rekabetçi piyasalarda arıyorlar.
İşin tuhafı, 2007-2008 krizine yol açan ve bu nedenle eleştirdikleri finansal sistem, milyonlarca alıcı ve satıcıyı her an karşı karşıya getirerek onların idealindeki rekabetçi ortama en çok yaklaşan piyasalardan oluşmaktaydı.
Bereket ki, direnme söyleminin yorumlanması, “liberal sol”a terk edilmemiştir. “Yüzde 1’in tahakkümüne hayır!” sloganının devrimci yorumlarını önümüzdeki haftalarda aktarmak, tartışmak istiyorum.
Not: Konuyu izlemek isteyenler bu siteye girebilirler.http://www.tabip.tv/izle.php?video_id=333
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder