28 May 2013

Reyhanlı cinayeti ve Kırk Haramiler

Reyhanlı’da estirilen cinayet elim bir hadisedir. Suriye’nin farklı kentlerinde yaşadığımız ve yüzlerce vatandaşımızın hayatına mal olan, onlarca özel ve resmi kurumların tahrip edildiği intihar eylemleri ile büyük bir benzerlik taşımaktadır. Burada herkesin zihninde cevap bekleyen en önemli soru, bu tür terör eylemlerinden kimin istifade ettiği hususudur. Reyhanlı terör eylemi ile alakalı zihinlerde oluşan çok soru işareti var:
Eylemin gerçekleştiği günde kentte mevcut olan mobese kameralarının büyük bir bölümünün çalışmadığı yönündeki iddialar doğru mudur? Bu kameralar teknik bir arızadan dolayı mı çalışmamaktaydı, yoksa kasıtlı bir müdahale mi söz konusudur?
İlk patlamadan bir kaç dakika sonra internet ortamında teröristler tarafından tedavüle sokulan, Reyhanlıyı kuş bakışı gören tepelerden çekildiği anlaşılan ve tekbirler eşliğinde patlamayı selamlayan video görünteleri yer almıştır. Bu eylem Suriye’de hergün yaşadığımız durumla aynıdır. Videonun kim veya kimler tarafından, nerede ve ne zaman yüklendiği ve servis edildiği hususunda Türk güvenlik birimleri herhangi bir çalışma başlatmışlar mıdır?
Erdoğan hükümeti eylemin gerçekleştiği mekanlarda araştırma yapılacağı ve delillerin dikkatlice toplanacağını vaat etmesine rağmen, olaydan hemen sonra bölgeye gönderilen buldozerlerin alan temizliği yapması normal bir prosüdür müdür?
AKP iktidarına yakın medyada yer alan açıklamalara binaen, Türk istihbaratının patlatılan iki aracın bomba düzeneğinin Suriye’nin Rakka kentinde hazırlandığı, Rakka kenti halen el-Kaide’nin Suriye kolu olan el-Nusra terör örgütünün kontrolünde olan bir bölgedir, ayrıca üçüncü aracın halen arandığı bilgisi sözkonusudur. Hemen ardından, AKP medyası, patlayıcıların Lazkiye’den deniz yolu ile Türkiye’ye sokulduğu yönünde haberleri tedavüle sokmuştur. Buna karşılık, İçişleri Bakanı’nın, eylemden hemen sonra, yapmış olduğu resmi açıklamada, patlayıcı yüklü araçların Türkiye’de Türk vatandaşı olan ve Suriye istihbaratı ile bağlantılı olduğu iddia edilen gizli bir örgüt tarafından hazır hale getirildiklerini deklare etmiştir. Birbiriyle bu kadar çelişkili olan açıklamalar sorumlu bir iktidarın işi olamaz. Bütün bu bilgilere haiz olduğunu iddia eden iktidarın polis gücü, istihbaratı, ordusu, jandarması bu cani eyleme niçin mani olmamıştır? Kevgir misali yol geçen hana dönüştürülmüş ve farklı ülkelerden devşirilen yüzlerce tekfirci, yobaz-bağnaz çete mensuplarının Türkiye hududunu keyfice kullanmaları bir “hukuk devleti” ile bağdaşmayacağını, ayrıca bu terör gruplarının Suriye topraklarında uyguladıklar vahşi-barbar eylemlerini Türkiye dahilinde de icra edebileceklerini Erdoğan ve iktidarının bilmemesi mümkün müdür?
Terör eyleminin “halk arasında infial yaratmaması” bahanesi ile, basın mensuplarının haber yapması, olay yerinden görüntü alması, Reyhanlı halkı ile mülakat yapması Erdoğan hükümetinin tavsiyesi, Reyhanlı Cumhuriyet Başsavcılığının talebi ve mahalli hakimin kararı ile basına yasak getirilmesi hangi akla hizmettir?
Birleşmiş Milletler temsilcisi Carla del Ponti Suriyede kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığı, kullanılmış ise bunun kim tarafından yapıldığını araştırmak üzere kapsamlı bir çalışma yapmıştır. Bu çalişma neticesinde kimyasal silah olarak kabul edilen sirin gazını Suriye devletine karşı savaşan muhalif silahlı gruplar tarafından kullanıldığını deklere etmiştir. Buna rağmen Erdoğan ve hükümeti terör gruplarını aklamış ve kimyasal silahın Suriye ordusu tarafından kullanıldığı iddiasında ısrarcı olmuşlardır.
Suriye hükümeti bu vahşi terör eylemini lanetlemiş ve olayın kapsamlı araştırılması için bir Türkiye-Suriye ortak güvenlik komisyonu kurulması için resmi olarak talepte bulunmuştur. Erdoğan hükümeti bu talebe niçin sessiz ve kayıtsız kalmıştır?
Konu ile alakalı soru çok. Lakin, en önemli soruların başında, Erdoğan ve bakanlarının olaydan hemen sonra ve henüz resmi tahkikatlar tamamlanmadan Suriye’nin bu eylemin arkasında olduğu yönünde yaptıkları ithamları hangi somut veri ve kat-i delillere binanen yaptıkları sorusu gelmektedir.
Olaydan hemen sonra, Suriye istihbaratı ile ilişkilendirilen farazi bir örgütün servis edilmesi, bu örgütle ilişkisi olduğu iddia edilen bir kaç kişinin teşhir edilmesi, bu örgütün lideri olduğu iddia edilen Mihrac Ural’ın, 32 sene önce muteveffa Cemil Esad ve Abdullah Öcalan ile çekilmiş fotoğraflarının temcit pilavı gibi tedavüle sokulması hedef saptırmaya yarayan psikolojik harb ve toplum mühendisliğine bariz örneklerdir. Olayın arkasında olduğu iddia edilen Mihrac Ural adlı şahsın Esad ailesinden evli olduğu yalanı bu çevrelerin ne kadar sahtekar olabileceklerine delalettir. Bu faaliyetlerin en ilginç yönü şudur ki, Erdoğan ve bakanlarının bu ithamları, 2005 tarihinde bir terör eylemine kurban giden eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesinden hemen sonra, Erdoğanın bugün dayandığı merkezlerin, Suriye’yi itham eden açıklamalarıyla eş anlamda olmasıdır.
Hiç şüphe götürmez husus şudur ki, bu eylemden en çok yarar görenler, Türkiye kamuoyunu Suriye’ye karşı tahrik etmek isteyen kesimlerdir. Rusya ile ABD’nin Suriye meselesini silahsız çözme konusunda anlaşmaya vardıkları ve ilgili bütün tarafların kayıtsız şartsız ikinci Cenevre toplantısı için hazırlıklar yaptığı bir dönemde, bu tür terör eylemleri, başından itibaren silahsız çözümü arzulamayan tekfirci yobaz terör örgütlerinin eseri olduğu aşikardır. Erdoğan’nın Esad’sız çözüm formulasyonun artık itibar görmediği bir dönemde Reyhanlı cinayetinde ısrarla terör örgütlerini aklamaya çalışması düşündürücüdür.
(*) Şam Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürü
(Arapçadan tercüme eden: Prof. Dr. Mehmet Yuva)

Hiç yorum yok: