28 May 2013

Amerika, İsrail, Tayyip ile Ahmet, REYHANLI

Tayyip Bey hiç kuşkusuz pek zor bir on gün geçirdi;

9 Mayıs’ta NBC televizyonuna konuştu, Amerika kara harekatı yaparsa desteklerim, dedi. Hemen ardından “aslında demediğini” ve “uçuşa yasak bölgeyle” yetindiği söylendi; sert bir uyarı aldığını düşünebiliriz. Raporlar yağıyordu, Washington Enstitüsü, Uluslararası Kriz Grubu, Çağaptay’ı, Jeffrey’si, Barkey’i, ardı ardına yazıyordu: Suriye politikanıza fren koyun; sınırları kontrol altına alın; her önünüze gelene silah vermeyin... Siyasal geleceklerini Esad’ın düşmesi ile Öcalan açılımına bağlayan Tayyip ile Ahmet, hem bu uyarıları duymak istemedi, hem de İsrail’in Suriye’deki hedeflerine yaptığı hava saldırısından fazla ümitlendiler; uzun zamandır bastırmak zorunda kaldıkları savaş çığlıklarını serbest bırakmalarından anlayabiliyorduk. Reyhanlı patlamaları ve hemen ardından gerçekleşen Washington gezisi ise bu çığlıkları, mırıldanmalara çevirdi. Washington’a kimyasal dosyasıyla giden Tayyip, ilk günkü görüşmelerinden “II. Cenevre” yollu mırıldanarak çıktı; AKP ve bel bağladığı Suriye politikası açısından, göz göre göre gelen büyük bir hezimettir.

Cankurtaran haladı

Tayyip ile Ahmet için, İsrail’in Mayıs başındaki Suriye saldırısının gürültüsü Amerika’nın uyarılarını bastırdı. İsrail’in saldırısına, “Esad kimyasal kullandı” açıklamasına, Amerika’ya “kırmızı çizgi” hatırlatmasına bir cankurtaran haladıymış gibi sarıldılar. Ancak AKP dış siyaseti ve dinamiklerini anlamaktan ne denli uzak olduğunu, Amerika’dan Amerikancı, İsrail’den İsrailci olunamayacağını bir kez daha gösterdi; bedelini ödemekse de her zamanki gibi halka düştü.

Ilımlı İslam’dan kontrolsüz İslam’a

İsrail’in bölgede Amerikan ordusunu istediğini, Amerika’nın Arap “baharını” uzaktan yönetmeye çalışmasını ihanet olarak algıladığını daha önce yazdık. Amerika’nın denetiminde bir “bahar” İsrail için ne denli çekiciyse, Amerika’nın kontrol edemediği bir “bahar” da İsrail için o denli tehlikelidir; İsrail’in de bunu gördüğünü biliyoruz.
Amerika’nın politikası, başından bu yana, Müslüman Kardeşleri yükseltmek ve silahlandırmak oldu. Amerikancı bir İslam’a İsrail’in hiçbir itirazı olmadığı, tersine, AKP’nin kuruluşu örneğinde olduğu gibi, bunu desteklediği ortadadır; yakın tarihli olması açısından, Okan İrtem’in bu sayfada yayınlanan 28 Şubat yazı dizisini öneriyorum. Ancak hemen ardından, Silivri tutsaklarından, Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı İsmail Hakkı Pekin’in 19 Nisan tarihli Aydınlık yazısını da önermek gerekiyor. Marmara özrünün ardından kaleme aldığı “Türkiye-İsrail İlişkileri” başlıklı yazısında İsmail Hakkı Paşa, İsrail’in Amerika’nın önce yükselttiği ve sonra kontrolsüz bıraktığı İslamcı unsurlardan rahatsızlığına dikkat çekti ve pek öngörülü bir soru sordu, İsrail’in özrünün ardında Türkiye’yi Suriye ile savaşa itme değil de, Türkiye’yi frenleme amacı da yatıyor olabilir mi, Obama’nın AKP’ye reva gördüğü muamele ve Tayyip ile Ahmet’in keskin geri adımları bu soruyu tüm güncelliğiyle yeniden ele almayı gerektiriyor.

İsrail’in çıkmazı

İsmail Hakkı Paşa’nın dikkat çektiği noktaları yeniden buraya almayacağım, ancak bıraktığı yerden devam edebilir ve İsrail’in, büyük ölçüde Amerika nedeniyle, içine düştüğü çıkmaza işaret edebiliriz. İsrail’in halihazırda Suriye’de iki tarafın birbirini yemesinden ve Suriye’nin zayıflamasından memnun olmak için her türlü nedeni var. Ancak, bu “keyfi” huzurla çıkaramıyor. Esad’ın kolay kolay düşmeyeceğini, muhaliflerin zayıfladığını artık Esad’ın en azılı düşmanları bile dile getiriyorlar. Öte yandan, Suriye-İran-Irak-Rusya-Çin cephesinin Amerika’yı en azından askeri anlamda “sahadan” çekilmeye zorladığı bir dönemde, daha önce Amerika’yla birlikte beslemekten hiç çekinmediği İslamcılar, Amerika için de, ama daha çok İsrail için başağrısı olmaya başlıyor. Öte yandan, işlerin “oluruna bırakılması” ise, İsrail için kuşkusuz, çok daha büyük bir tehlike taşıyor: emperyalizm karşıtı cephenin önünün açılması.

Vur, çekil

İsrail çıkmazda. İçinde ya da destekçi kesimlerde farklı konumlar alan cepheler olması son derece normaldir. İlla biriyle savaşacaksak Esad’la değil, muhaliflerle savaşmalıyız diyen neo-con Daniel Pipes’tan, en az Tayyip ile Ahmet kadar savaş çığırtkanlığı yapan pek çok kesim var. Ancak İsrail yönetiminin genel tutumunu, büyük sözlere ve tehditlere rağmen, son kertede nesnel koşullar belirliyor. Emperyalist cephenin bir Üçüncü Dünya Savaşı’na girmeyi göze alamadığı mevcut durumda İsrail, sonu nereye varacağı kestirilemeyen bir açık savaş değil, düşmanlarının manevralarını engellemek, vurup, tekrar vurup çekilmek istiyor.
Önce Amerika’dan, İsrail savaşa girerse biz de onunla gireriz, açıklamasını kopardı, ardından Suriye’yi vurdu. Vurdu, ancak Netanyahu savaş açan bir komutan gibi İsrail’de kalıp Suriye’den cevap beklemedi, Çin’e gitti. Netanyahu planlanan Çin gezisine çıkarken, yetkili ağızlar, derdimiz Esad’la değil, Hizbullah’ı güçlendirmeyin, açıklaması yaptı. İsrail’in hesabının, kendisi açısından bir zaferle sonuçlanacak bir savaşa kadar, Suriye rejimi dahil, tehdit gördüğü her odağı zayıflatmak ve öncelikle “uslu” muhalifleri güçlendirmek olduğunu düşünebiliriz.

Van minüt, alınamayan virajlar

Tayyip ile Ahmet’in gelişmeleri bu şekilde değerlendirmediği ortadaydı. Tayyip, anlaşılan çok zekice olduğuna inandığı yöntemle, bir kez daha İsrail’e “çattı”, “İsrail’in yaptığı kabul edilemez” dedi ve aynı zamanda İsrail’in saldırısından İsrail’den daha fazla heyecan duydu. Amerika’nın Rusya’yla uzlaşma yolunda ilerlediğinin ortaya çıkmasının ardından alçalttığı sesini yükseltti ve İsrail’in sesini dahi bastırmak istercesine “kimyasaaal” yollu esip gürlemeye başladı. Her zamanki gibi kendi heyecanıyla yükselttiği hızdan “virajı alamadığını” ve NBC’de önce, “kara harekatı”, sonra “çevirmen hatası”, “uçuşa kapalı bölge” dediğini biliyoruz.

Ve 51 can

Tayyip ile Ahmet’in yenilenmiş bir heyecanla atmaya başladıkları savaş çığlıklarını ilk kesen, bu kez Reyhanlı’dan, 51 can için yükselen çığlıklar oldu. Tayyip ile Ahmet, alışık olduğumuz üzere hemen Suriye’yi sorumlu tuttu; ancak bu kez sesleri güçsüzdü, mırıldanıyorlardı. Biber gazına, yayın yasağına, “twitter hesaplarınızı biliyoruz tehditlerine” sığınmaya çalıştılar. İmdatlarına, başları her zora düştüğünde olduğu gibi, tekel medyası yetişmek istedi. Yayın yasağının, pek sevdikleri terimle ‘dezenformasyona’ engel olmadığını bilecek tecrübeleri var; manşetleri Tayyip’e, Ahmet’e ses olur sanıldı. Ancak halkın, artık söyledikleri hiçbir şeye inanmaması bir yana, saldırının üzerinden pek az bir zaman geçmişti ki “büyük oyuncuların” da Suriye’yi hedef göstermeye tekel medyası kadar istekli olmadıkları “ortaya” çıktı.

Büyük oyuncular gönülsüz

Daha birkaç gün önce Dışişleri Bakanı John Kerry, Rusya ile Geçiş Hükümeti konusunda anlaştıklarını söylemişti. Reyhanlı’yla ilgili açıklamasındaysa Amerika bu kez “Üzüldük, sorumlusunu bulur ve yargıya teslim edersiniz” diyordu; “harekat” bir yana, “otur oturduğun yerde” yollu okuyabiliriz. Genelkurmay’ın açıklaması mı, daha da vurucuydu: “Hudut kapıları hariç, 911 km. uzunluğundaki Türkiye-Suriye Kara Hududunun emniyeti Kara Kuvvetleri Komutanlığınca sağlanmaktadır”. Genelkurmay açıklaması üzerinde çok durulmadı; durulmamasının bir nedeni var, kevgire dönen hudut kapılarının AKP ile ÖSO elinde olduğu bilinmektedir.
İki gün önce ‘kara harekatı’ iki gün sonra ‘bataklık’
Tayyip ile Ahmet yalnız kaldı; açıklamaları mırıldanmalara dönüştü. Manşetler Suriye, Acilciler marşına hazırlanadursun, ikilinin mırıldanmalarından akıllarda kalan “vallahi billahi Suriye politikamızla ilgisi yok” nakaratı oldu; “Suriye bataklığına çeklimeye niyetimiz yok”. İşte böyle tam iki gün önce “kara harekatı” ve “uçuşa kapalı bölgeydi”; iki gün sonra “bataklık”.

‘Densizliğin’ bedeli 51 can

Tayyip ile Ahmet’in onca danışmanı var; belki çevirmenlerinden önce “okumalarını” aksatan danışmanlarına çatmalılar, çünkü Amerika önceden “uyarmıştı”. İlginçtir, 29 ve 30 Nisan tarihli iki yazıda Washington Enstitüsü’nden Soner Çağaptay, ikincisinde ek olarak bir de Amerika’nın eski büyükelçisi James Jeffrey AKP’nin Suriye politikası kendi elinde patlayacak, diyordu; “Ankara’s policy of targeting the Bashar al-Assad regime in Damascus is Turkey’s most brazen foreign policy gambit ever”, Ankara’nın Şam’daki Beşşar Esad’ı hedef alma politikası, Türkiye’nin bugüne kadarki en küstah dış siyaset kumarını oluşturuyor, “küstah” yerine “densiz” karşılığını da kullanabiliriz. Amerika’nın izinde ve onu dahi aşarak sürdürülen bu densizliğin son bedeli, bize söylenen rakamla, 51 can oldu.
İlginçtir, Çağaptay ile Jeffrey bir hafta öncesinden bunu da öngörüyordu: “Ankara, Esad rejimini zayıflatma amacıyla Suriye’ye yabancı savaşçılar sokuyor; bunların içinde cihadcılar da var. Bu durum, Türkiye açısından büyük risk taşıyor... Bu cihadcıların günün birinde Türkiye’yi hedef almayacağının garantisi yoktur.” Reyhanlı Rus masasına oturmak istemeyen ÖSO’nun, Amerika’nın önce destekleyip ardından Rusya’yla uzlaşmak zorunda kalınca tasfiyesine göz yumduğu “cihadcıların” işi miydi, CIA’in haberi var mıydı; bildiğimiz, 5 Mayıs’ta 11 kişinin öldüğü bir bombalı saldırıda gene “İslamcı muhaliflere” sınırsız ve hesapsız destek veren Katar’ın istihbarat şefi El Tani’nin öldürüldüğü, 11 Mayıs’ta Reyhanlı’nın kana bulandığı, 16 Mayıs’ta Tayyip ile Ahmet’in Washington’a gittiği ve ikilinin “kara harekatı” ile “kimyasaaal” çığlıklarının Rusya’nın önerisi olan “II. Cenevre”ye dönüştüğüdür.

Blair House, kollar, bacaklar

Medya, Reyhanlı’da, kopan bacaklar ve kollar arasında, 51 ölü saydı. Artık medyaya inanan yok; sayı doğru mu, bilmiyoruz. Ancak ne mutlu, Erdoğan’ın Amerika’da Beyaz Saray’ın “pek möhim” misafir evi Blair House’da kaldığını biliyoruz; 51 diyorlar, 51 ölü varmış, geriye ne kadarı kaldığı belli olmayan 102 kol, bacak, 11 Mayıs günü açtığı acı feryadıyla Reyhanlı’nın simgesi olan Döne ana toırununun kollarını toplamış, ama ne gam, Tayyip Bey Blair House’da ağırlanacakmış.

Blair House’ın sitesinde, misafirlerinin ziyaretçi defterine yazdıkları bulunuyor. 12 Mart darbesiyle başbakan olan ve “Türkiye’yi küçük bir Amerika yapacağız” sözüyle tarihe geçen Nihat Erim; kamucu ekonominin tasfiyesini daha rahat ve hızlı bir şekilde geçirebilmek için parlamentoyu askıya alıp ülkesini kararnamelerle yöneten ve Birinci Körfez Savaşı’nda tüm gücüyle ABD’nin yanında saf tutan Çek Vaclav Havel ve bu kez Rusya’nın kapılarının tekellere sonuna kadar açılabilmesi için Sovyetler’den kalma kazanımların her biri üzerinde en büyük fütursuzlukla tepinen Boris Yeltsin sayfalarda resm-i geçit yapıyor. Yeltsin, kendisini kullanan Batı tarafından bile bir “sarhoş” ve bir “soytarı” olarak anılıyordu; Blair House’un resmi sitesinde ,Vaclav Havel’in misafir defterine, Amerika’ya sevgisini gösterebilmek için çizdiği kalp sergileniyor. Tayyip işte bu Blair House’a gitti ve “möhim” medyamız işte bu başarıyı alkışladı.

Amerika’dan Amerikancı olabileceğini sanan Tayyip Bey’e Obama’dan “Müdahaleyi unut, Cenevre’yi kabul et” talimatı; Emine Hanım’a kameralara en içten gülümsemesiyle sergilediği “Diktatörlüğün Psikolojisi” kitabı; Döne Ana’ya torununun kopmuş kolları...
Amerikan raporlarında Türkiye’ye ‘uyarılar’

Türkiye’nin Dış Siyaset Kumarı, 29 Nisan 2013 Soner Çağaptay

Ankara’nın Şam’daki Beşşar Esad’ı hedef alma politikası, Türkiye’nin bugüne kadarki en küstah dış siyaset kumarını oluşturuyor.
Ne yazık ki şaşırtıcı değil, Türkiye’nin bugüne kadarki en cüretli dış siyaset kumarı, varlığına yönelik bugüne kadarki en büyük tehditle birlikte geliyor olabilir... Kontrol altında tutulamayan bir El Kaide ve kimyasal silahların da tablonun içinde olduğu bir zayıf ya da başarısız devlet senaryosu, Türkiye’nin güvenliği açısından bir kabusa dönüşecektir.

Yumuşatılmış İslam, 30 Nisan 2013 James Jeffrey ve Soner Çağaptay

Türkiye’nin karşısında büyük bir tehlike var: Suriye’deki çatışma... Ankara, Esad rejimini zayıflatma amacıyla Suriye’ye yabancı savaşçılar sokuyor; bunların içinde cihadcılar da var. Bu durum, Türkiye açısıdan büyük risk taşıyor. Türkiye’den Suriye’ye geçen cihadcılar, kişisel bağlantılar ve şebekeler kurarak, lojistik yeterliliklerini geliştirerek, ‘davalarına’ adam kazanarak, kaçınılmaz olarak izlerini bırakacaktır. Bu cihadcıların günün birinde Türkiye’yi hedef almayacağının garantisi yoktur.

Erdoğan Washington’a geliyor, 7 Mayıs 2013 James Jeffrey ve Soner Çağaptay

Washington, Suriye’deki savaşa temkinli bir yaklaşım benimserken, Ankara 2011’in sonlarından bu yana isyancıların davasının ateşli bir savunucusu oldu. Beşşar Esad’ın düşmesinin kaçınılmaz olduğuna inanan Türkiye, Suriye’deki siyasal ve silahlı muhalefete arka çıkarak Esad’ın ayağını kaydırmaya çalıştı. Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla, Türkiye’nin bu yöndeki çabaları arasında radikal İslamcı grupların sınırdan geçmesine izin vermek de bulunuyordu... Erdoğan’ın radikal grupların böyle bir devlette kendilerine yere edinmelerine izin vermemesi akıllıca olacaktır...
Washington Erdoğan’a, Türkiye’nin savunmasına daha güçlü bir ABD ve NATO bağlılığı karşısında, Amerikan sivil ve askeri kollarının Suriyeliler’i Türkiye’den açıkça desteklemesine izin vermesi için baskı yapmalıdır.

Obama’nın Erdoğan’la görüşme notları, 12 Mayıs 2013 Henri Barkey

Obama, kamu önünde, muhtemelen gülücükler ve övgüler yağdıracak; Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılara kucak açtığını vurgulayacak; Beşşar Esad’ın “gitmesi gerektiği” konusunda hemfikir olduklarını söyleyecek; Erdoğan’ın Türkiye Kürtler’yle barış sürecine methiyeler düzecektir... Ama sonra, kapılar kapanınca, Obama Suriye üzerine gerçekten ne düşündüğüyle devam edecek ve şuna benzer bir konuşma yapacak:
“Tayyip, Cumartesi günkü Reyhanlı patlamalarıyla ilgili üzüntümüzü dile getirmek ve taziye dileklerimi bir kez daha sunmak isteriz.
Ama bak, Nusra savaşçılarının Türk topraklarından sızması, Suriye’deki savaşın mezhepçi doğasını kızıştırıyor. Senin de Suriye’de mezhep çatışmasına dayalı kıyımlar yaşanmasını istemediğini biliyorum, ama bizleri bu noktaya Katar’la birlikte sürdürdüğün politika getirdi. BM Güvenlik Konseyi bu noktada Nusra’yı terörist grup kabul edebilr, haklı da olurlar. Bu benim için bir baş ağrısı. Vladimir’in burada haklı olduğu bir nokta var; bu adamlar bela ve artıyorlar.”

Hiç yorum yok: