Tayyip Bey hiç kuşkusuz pek zor bir on gün geçirdi;
Cankurtaran haladı
Tayyip ile Ahmet için, İsrail’in Mayıs başındaki Suriye
saldırısının gürültüsü Amerika’nın uyarılarını bastırdı. İsrail’in saldırısına,
“Esad kimyasal kullandı” açıklamasına, Amerika’ya “kırmızı çizgi”
hatırlatmasına bir cankurtaran haladıymış gibi sarıldılar. Ancak AKP dış
siyaseti ve dinamiklerini anlamaktan ne denli uzak olduğunu, Amerika’dan
Amerikancı, İsrail’den İsrailci olunamayacağını bir kez daha gösterdi; bedelini
ödemekse de her zamanki gibi halka düştü.
Ilımlı İslam’dan kontrolsüz İslam’a
İsrail’in bölgede Amerikan ordusunu istediğini, Amerika’nın
Arap “baharını” uzaktan yönetmeye çalışmasını ihanet olarak algıladığını daha
önce yazdık. Amerika’nın denetiminde bir “bahar” İsrail için ne denli
çekiciyse, Amerika’nın kontrol edemediği bir “bahar” da İsrail için o denli
tehlikelidir; İsrail’in de bunu gördüğünü biliyoruz.
Amerika’nın politikası, başından bu yana, Müslüman
Kardeşleri yükseltmek ve silahlandırmak oldu. Amerikancı bir İslam’a İsrail’in
hiçbir itirazı olmadığı, tersine, AKP’nin kuruluşu örneğinde olduğu gibi, bunu
desteklediği ortadadır; yakın tarihli olması açısından, Okan İrtem’in bu
sayfada yayınlanan 28 Şubat yazı dizisini öneriyorum. Ancak hemen ardından,
Silivri tutsaklarından, Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı İsmail
Hakkı Pekin’in 19 Nisan tarihli Aydınlık yazısını da önermek gerekiyor. Marmara
özrünün ardından kaleme aldığı “Türkiye-İsrail İlişkileri” başlıklı yazısında
İsmail Hakkı Paşa, İsrail’in Amerika’nın önce yükselttiği ve sonra kontrolsüz
bıraktığı İslamcı unsurlardan rahatsızlığına dikkat çekti ve pek öngörülü bir
soru sordu, İsrail’in özrünün ardında Türkiye’yi Suriye ile savaşa itme değil
de, Türkiye’yi frenleme amacı da yatıyor olabilir mi, Obama’nın AKP’ye reva
gördüğü muamele ve Tayyip ile Ahmet’in keskin geri adımları bu soruyu tüm
güncelliğiyle yeniden ele almayı gerektiriyor.
İsrail’in çıkmazı
Vur, çekil
İsrail çıkmazda. İçinde ya da destekçi kesimlerde farklı
konumlar alan cepheler olması son derece normaldir. İlla biriyle savaşacaksak
Esad’la değil, muhaliflerle savaşmalıyız diyen neo-con Daniel Pipes’tan, en az
Tayyip ile Ahmet kadar savaş çığırtkanlığı yapan pek çok kesim var. Ancak
İsrail yönetiminin genel tutumunu, büyük sözlere ve tehditlere rağmen, son
kertede nesnel koşullar belirliyor. Emperyalist cephenin bir Üçüncü Dünya
Savaşı’na girmeyi göze alamadığı mevcut durumda İsrail, sonu nereye varacağı
kestirilemeyen bir açık savaş değil, düşmanlarının manevralarını engellemek,
vurup, tekrar vurup çekilmek istiyor.
Önce Amerika’dan, İsrail savaşa girerse biz de onunla
gireriz, açıklamasını kopardı, ardından Suriye’yi vurdu. Vurdu, ancak Netanyahu
savaş açan bir komutan gibi İsrail’de kalıp Suriye’den cevap beklemedi, Çin’e
gitti. Netanyahu planlanan Çin gezisine çıkarken, yetkili ağızlar, derdimiz
Esad’la değil, Hizbullah’ı güçlendirmeyin, açıklaması yaptı. İsrail’in
hesabının, kendisi açısından bir zaferle sonuçlanacak bir savaşa kadar, Suriye
rejimi dahil, tehdit gördüğü her odağı zayıflatmak ve öncelikle “uslu”
muhalifleri güçlendirmek olduğunu düşünebiliriz.
Van minüt, alınamayan virajlar
Tayyip ile Ahmet’in gelişmeleri bu şekilde değerlendirmediği
ortadaydı. Tayyip, anlaşılan çok zekice olduğuna inandığı yöntemle, bir kez
daha İsrail’e “çattı”, “İsrail’in yaptığı kabul edilemez” dedi ve aynı zamanda
İsrail’in saldırısından İsrail’den daha fazla heyecan duydu. Amerika’nın
Rusya’yla uzlaşma yolunda ilerlediğinin ortaya çıkmasının ardından alçalttığı
sesini yükseltti ve İsrail’in sesini dahi bastırmak istercesine “kimyasaaal”
yollu esip gürlemeye başladı. Her zamanki gibi kendi heyecanıyla yükselttiği hızdan
“virajı alamadığını” ve NBC’de önce, “kara harekatı”, sonra “çevirmen hatası”,
“uçuşa kapalı bölge” dediğini biliyoruz.
Ve 51 can
Tayyip ile Ahmet’in yenilenmiş bir heyecanla atmaya
başladıkları savaş çığlıklarını ilk kesen, bu kez Reyhanlı’dan, 51 can için
yükselen çığlıklar oldu. Tayyip ile Ahmet, alışık olduğumuz üzere hemen
Suriye’yi sorumlu tuttu; ancak bu kez sesleri güçsüzdü, mırıldanıyorlardı.
Biber gazına, yayın yasağına, “twitter hesaplarınızı biliyoruz tehditlerine”
sığınmaya çalıştılar. İmdatlarına, başları her zora düştüğünde olduğu gibi,
tekel medyası yetişmek istedi. Yayın yasağının, pek sevdikleri terimle
‘dezenformasyona’ engel olmadığını bilecek tecrübeleri var; manşetleri
Tayyip’e, Ahmet’e ses olur sanıldı. Ancak halkın, artık söyledikleri hiçbir
şeye inanmaması bir yana, saldırının üzerinden pek az bir zaman geçmişti ki
“büyük oyuncuların” da Suriye’yi hedef göstermeye tekel medyası kadar istekli
olmadıkları “ortaya” çıktı.
Büyük oyuncular gönülsüz
Daha birkaç gün önce Dışişleri Bakanı John Kerry, Rusya ile
Geçiş Hükümeti konusunda anlaştıklarını söylemişti. Reyhanlı’yla ilgili
açıklamasındaysa Amerika bu kez “Üzüldük, sorumlusunu bulur ve yargıya teslim
edersiniz” diyordu; “harekat” bir yana, “otur oturduğun yerde” yollu
okuyabiliriz. Genelkurmay’ın açıklaması mı, daha da vurucuydu: “Hudut kapıları
hariç, 911 km. uzunluğundaki Türkiye-Suriye Kara Hududunun emniyeti Kara
Kuvvetleri Komutanlığınca sağlanmaktadır”. Genelkurmay açıklaması üzerinde çok
durulmadı; durulmamasının bir nedeni var, kevgire dönen hudut kapılarının AKP
ile ÖSO elinde olduğu bilinmektedir.
İki gün önce ‘kara harekatı’ iki gün sonra ‘bataklık’
Tayyip ile Ahmet yalnız kaldı; açıklamaları mırıldanmalara
dönüştü. Manşetler Suriye, Acilciler marşına hazırlanadursun, ikilinin
mırıldanmalarından akıllarda kalan “vallahi billahi Suriye politikamızla ilgisi
yok” nakaratı oldu; “Suriye bataklığına çeklimeye niyetimiz yok”. İşte böyle
tam iki gün önce “kara harekatı” ve “uçuşa kapalı bölgeydi”; iki gün sonra
“bataklık”.
‘Densizliğin’ bedeli 51 can
İlginçtir, Çağaptay ile Jeffrey bir hafta öncesinden bunu da
öngörüyordu: “Ankara, Esad rejimini zayıflatma amacıyla Suriye’ye yabancı
savaşçılar sokuyor; bunların içinde cihadcılar da var. Bu durum, Türkiye
açısından büyük risk taşıyor... Bu cihadcıların günün birinde Türkiye’yi hedef
almayacağının garantisi yoktur.” Reyhanlı Rus masasına oturmak istemeyen
ÖSO’nun, Amerika’nın önce destekleyip ardından Rusya’yla uzlaşmak zorunda
kalınca tasfiyesine göz yumduğu “cihadcıların” işi miydi, CIA’in haberi var
mıydı; bildiğimiz, 5 Mayıs’ta 11 kişinin öldüğü bir bombalı saldırıda gene
“İslamcı muhaliflere” sınırsız ve hesapsız destek veren Katar’ın istihbarat
şefi El Tani’nin öldürüldüğü, 11 Mayıs’ta Reyhanlı’nın kana bulandığı, 16
Mayıs’ta Tayyip ile Ahmet’in Washington’a gittiği ve ikilinin “kara harekatı”
ile “kimyasaaal” çığlıklarının Rusya’nın önerisi olan “II. Cenevre”ye
dönüştüğüdür.
Blair House, kollar, bacaklar
Medya, Reyhanlı’da, kopan bacaklar ve kollar arasında, 51
ölü saydı. Artık medyaya inanan yok; sayı doğru mu, bilmiyoruz. Ancak ne mutlu,
Erdoğan’ın Amerika’da Beyaz Saray’ın “pek möhim” misafir evi Blair House’da
kaldığını biliyoruz; 51 diyorlar, 51 ölü varmış, geriye ne kadarı kaldığı belli
olmayan 102 kol, bacak, 11 Mayıs günü açtığı acı feryadıyla Reyhanlı’nın
simgesi olan Döne ana toırununun kollarını toplamış, ama ne gam, Tayyip Bey
Blair House’da ağırlanacakmış.
Blair House’ın sitesinde, misafirlerinin ziyaretçi defterine
yazdıkları bulunuyor. 12 Mart darbesiyle başbakan olan ve “Türkiye’yi küçük bir
Amerika yapacağız” sözüyle tarihe geçen Nihat Erim; kamucu ekonominin
tasfiyesini daha rahat ve hızlı bir şekilde geçirebilmek için parlamentoyu
askıya alıp ülkesini kararnamelerle yöneten ve Birinci Körfez Savaşı’nda tüm
gücüyle ABD’nin yanında saf tutan Çek Vaclav Havel ve bu kez Rusya’nın
kapılarının tekellere sonuna kadar açılabilmesi için Sovyetler’den kalma
kazanımların her biri üzerinde en büyük fütursuzlukla tepinen Boris Yeltsin
sayfalarda resm-i geçit yapıyor. Yeltsin, kendisini kullanan Batı tarafından
bile bir “sarhoş” ve bir “soytarı” olarak anılıyordu; Blair House’un resmi
sitesinde ,Vaclav Havel’in misafir defterine, Amerika’ya sevgisini
gösterebilmek için çizdiği kalp sergileniyor. Tayyip işte bu Blair House’a
gitti ve “möhim” medyamız işte bu başarıyı alkışladı.
Amerika’dan Amerikancı olabileceğini sanan Tayyip Bey’e
Obama’dan “Müdahaleyi unut, Cenevre’yi kabul et” talimatı; Emine Hanım’a
kameralara en içten gülümsemesiyle sergilediği “Diktatörlüğün Psikolojisi”
kitabı; Döne Ana’ya torununun kopmuş kolları...
Amerikan raporlarında Türkiye’ye ‘uyarılar’
Türkiye’nin Dış Siyaset Kumarı, 29 Nisan 2013 Soner Çağaptay
Ankara’nın Şam’daki Beşşar Esad’ı hedef alma politikası,
Türkiye’nin bugüne kadarki en küstah dış siyaset kumarını oluşturuyor.
Ne yazık ki şaşırtıcı değil, Türkiye’nin bugüne kadarki en
cüretli dış siyaset kumarı, varlığına yönelik bugüne kadarki en büyük tehditle
birlikte geliyor olabilir... Kontrol altında tutulamayan bir El Kaide ve
kimyasal silahların da tablonun içinde olduğu bir zayıf ya da başarısız devlet
senaryosu, Türkiye’nin güvenliği açısından bir kabusa dönüşecektir.
Yumuşatılmış İslam, 30 Nisan 2013 James Jeffrey ve Soner
Çağaptay
Türkiye’nin karşısında büyük bir tehlike var: Suriye’deki
çatışma... Ankara, Esad rejimini zayıflatma amacıyla Suriye’ye yabancı
savaşçılar sokuyor; bunların içinde cihadcılar da var. Bu durum, Türkiye
açısıdan büyük risk taşıyor. Türkiye’den Suriye’ye geçen cihadcılar, kişisel
bağlantılar ve şebekeler kurarak, lojistik yeterliliklerini geliştirerek,
‘davalarına’ adam kazanarak, kaçınılmaz olarak izlerini bırakacaktır. Bu
cihadcıların günün birinde Türkiye’yi hedef almayacağının garantisi yoktur.
Erdoğan Washington’a geliyor, 7 Mayıs 2013 James Jeffrey ve
Soner Çağaptay
Washington, Suriye’deki savaşa temkinli bir yaklaşım
benimserken, Ankara 2011’in sonlarından bu yana isyancıların davasının ateşli
bir savunucusu oldu. Beşşar Esad’ın düşmesinin kaçınılmaz olduğuna inanan
Türkiye, Suriye’deki siyasal ve silahlı muhalefete arka çıkarak Esad’ın ayağını
kaydırmaya çalıştı. Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla, Türkiye’nin bu yöndeki
çabaları arasında radikal İslamcı grupların sınırdan geçmesine izin vermek de
bulunuyordu... Erdoğan’ın radikal grupların böyle bir devlette kendilerine yere
edinmelerine izin vermemesi akıllıca olacaktır...
Washington Erdoğan’a, Türkiye’nin savunmasına daha güçlü bir
ABD ve NATO bağlılığı karşısında, Amerikan sivil ve askeri kollarının
Suriyeliler’i Türkiye’den açıkça desteklemesine izin vermesi için baskı
yapmalıdır.
Obama, kamu önünde, muhtemelen gülücükler ve övgüler
yağdıracak; Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılara kucak açtığını vurgulayacak;
Beşşar Esad’ın “gitmesi gerektiği” konusunda hemfikir olduklarını söyleyecek;
Erdoğan’ın Türkiye Kürtler’yle barış sürecine methiyeler düzecektir... Ama
sonra, kapılar kapanınca, Obama Suriye üzerine gerçekten ne düşündüğüyle devam
edecek ve şuna benzer bir konuşma yapacak:
“Tayyip, Cumartesi günkü Reyhanlı patlamalarıyla ilgili
üzüntümüzü dile getirmek ve taziye dileklerimi bir kez daha sunmak isteriz.
Ama bak, Nusra savaşçılarının Türk topraklarından sızması,
Suriye’deki savaşın mezhepçi doğasını kızıştırıyor. Senin de Suriye’de mezhep
çatışmasına dayalı kıyımlar yaşanmasını istemediğini biliyorum, ama bizleri bu
noktaya Katar’la birlikte sürdürdüğün politika getirdi. BM Güvenlik Konseyi bu
noktada Nusra’yı terörist grup kabul edebilr, haklı da olurlar. Bu benim için
bir baş ağrısı. Vladimir’in burada haklı olduğu bir nokta var; bu adamlar bela
ve artıyorlar.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder