21 Eyl 2012

Firavun’un kaderi


Eski Mısır’da Firavun’ların kaderi belliydi. Güçten düşenler öldürülürdü. Yerine “gücü çok daha belirgin olan” getirilirdi. Fi-RA-vun (Tanrı’nın Gözü/Ra’nın oğlu), güçten düştüğünde üstü çizilen bir kişi olarak karşımıza çıkar. O halde “kutsal olan Firavun’un bedeni değildir, temsil ettiği değerlerdir. İşgal ettiği makamdır.”
Bunu biz tarih boyunca yaşadık. Büyük Kralların işleri bittiğinde çok perişan biçimde öldüğüne şahit olduk. İnsanlık tarihi, insanların ne kadar kolay harcanabileceğinin bu türden mesajları ile doludur.
Bu yüzden Firavun’un “kodum mu oturturum” ekseninde bir karaktere sahip olması beklenir. “Heyt, höyt, huyt” diye gürleyen, tipik klasik “muhafazakar erkek” tipolojisi; “kadın evinde otursun, sus gız!” gibi cümlelerin sırrı...
Güçsüzlük, tarih boyunca “elimine edilmiştir.” İktidarın kaderi, doğası böyledir.
Bu nedenle “ölmüş Firavun’ların cesetleriyle uğraşan bir aklın, yaşayan Firavun’un kontrolüne girdiğini söylememiz gerekir.” Firavun, yaşayan bir kavramdır. En büyük düşmanı ve ürettiği temel karakter: güçsüzlüktür.
Koltuk uğruna...
Halkı güçsüzleştirdikçe güç kazanır, gücünü yitirince “cesedi akbabalara öğle yemeği olur.” Firavun’un kaderi...
Ve yine tarih göstermektedir ki her Firavun; harcanmaya mahkumdur. Bunun aksi görülmemiştir. Harcanır, tüketilir. Üstelik, çok sevdiği o koltuk uğruna...
Gücünün zirvesinde iken dahi, o gücün de üstünde güçlerin olduğunu göremez. Fakat, gücü bir an dahi azaldığında; mazlumların kanıyla sulanmış topraklara gark olur.
Evet, ölmüş Firavun’un cesedini seyre dalmak yerine, Firavun’u üreten koltuğa bakmak lazım. Öyle bir koltuk ki, oturanı Firavun’laştıran bir koltuk.
Tanrı Kralların zulmünden bunalan insanlık Machivelli’nin dilinde şu meseleyi vücuda getirir;
Machievelli, devletin mantığı ile dinin mantığının “ontolojik” olarak uyuşmaz olduğunu söyleyerek, dinin devletten ayrılması gerektiğini, devletin kendine özgü bir tabiatı ve ontolojisi olduğunu, ya bunun böylece kabul edilmesini ya da devlet ve iktidar işinden uzak durulmasını, manastırlara ve kiliselere çekinilmesini öğütlemiştir...
İsyan peygamberleri
Evet. Bu tespit kısmen doğru olsada; Firavun’u görüp; Musa’yı görememiş bir gözün tespiti olması hasebi ile yetersizdir. Hatta, Musa’yı etkisizleştirmesi açısından zararlıdır...
Çünkü tarih göstermektedir ki, Firavun’un “otoritesini” haklayan tek isim Musa (a.s.) olmuştur. İşte biz bunlara “isyan peygamberleri” diyoruz.
İsyan Peygamberleri; Nemrut’a karşı İbrahim, Firavun’a karşı Musa, Ferisilere karşı İsa, Kureyş’e karşı Muhammed, Kisra’ya Zerdüşt, Raca’ya karşı Buddha..vs. gibi özetlenebilir.
İşte bu isimler, zamanın egemenlerine karşı mücadele etmişlerdir. Bu mücadelenin bir diğer adı da; “Dine karşı DİN” mücadelesidir.
Evet. Bizim mücadele eksenimiz de budur. Dine karşı din.
Otoriteye, güce boyun eğdiren dine karşı, dini tapınaklara hapsetmek sureti ile; tarihin devrimci ruhunu kitaplara hapseden bir mücadele değil. Zalim dine karşı, devrimci din. Eşitleyici, birleştirici din.
Ezilenlerin dini. Egemenlerin dinine karşı mazlumların dini...
Evet, ana kıstasımız bu olmalıdır. Bu kıstas üzerinden hareket etmeliyiz.
Son Güncelleme: Cumartesi, 15 Eylül 2012 22:09 

Hiç yorum yok: